Posts

Ahşap Pergola Tasarımları

AHŞAP PERGOLA / PERGOLE

Pergola, belirli bir hat boyunca yanlarına sütün ya da direkler dikilerek, üstü ahşap latalar, ahşap panjurlar, farklı tekstil malzemeleri ile ya da sarmaşık bitkilerle donatılmış gölgeli alan, yürüyüş yolu ya da geçittir. Sözcüğün kökeni, Latincede saçak, suyolu anlamına gelen pergula ifadesine dayanmaktadır. Avrupa dillerine İtalyanca vasıtasıyla girmiş ve bugünkü anlamını kazanmıştır. Ülkemizde pergole adıyla anılmasına karşın bu kullanımın yanlış olduğu ifade edilebilir. Günümüzde her geçen gün talebi artmakta olan pergolalar farklı ağaç türlerinden yapılmaktadır. Anadolu’da bu tür yapılara gölgelik adı da verilmektedir.

Pergola ürünü; yapılara veya binalara bağlanmış olan ya da bağımsız olarak tek başına yükselen, çatısında sıvı izolasyonu bulunmayan gölgelik oluşturmak maksadıyla yapılan farklı çatı şekilleri ve malzemelerine sahip yapıları temsil etmektedir. 

Pergola ürünlerimiz genellikle ithal çam ağaçlarından imal edilmektedir. İsteğe göre özel Afrika ağaçlarından da (sapelli, ıroko, vb.) yapılmaktadır. Fırınlanmış olarak nem oranının %12-16 arasında tercih ettiğimiz ithal çam ağacı isteğe göre kahverengi ve yeşil emprenye edilerek ağacın mantar ve böcek istilasına karşı uzun yıllar koruyucu görev görmesi sağlanır. Ayrıca en iyi ahşap dış cephe boyalarıyla da istenilen renkte boyanıp ahşabın UV ışınlarından ve olumsuz hava koşullarından uzun yıllar korunması sağlanır.

Pergola ürünlerimiz istenilen ebatlarda özel proje ve tasarım çalışması yapılarak, müşterilerimizin beklenti ve isteklerine en uygun koşullarda sunulmaktadır.

Pergola malzemelerimiz, müşterilerimizin istekleri doğrultusunda tasarımlarına uygun olarak atölyede hazırlanır. Yerinde montajı yapıldıktan sonra son rötuş boyası yapılır.

Pergola ürünlerimizi korkuluklu veya korkuluksuz olarak, ya da oturaklı veya oturaksız olarak tercih edebilirsiniz. Söz konusu korkuluk veya oturak modellerini tüm ürünlerimizde kullanılan veya tarafınızdan beğenilmiş olan farklı kaynaklardaki korkuluklardan tercih edebilirsiniz.

Pergola ürünlerimizi seperatör veya payanda gibi farklı direk elemanları ile tercihinize göre kombine edebilirsiniz.

Pergola ürünlerimizin çatı özellikleri; isteğe ya da projeye göre farklı mertek dizilimleri ile tercih edilebileceği gibi, merteklerin üzerine farklı türde kumaş uygulamaları yapılabilir. Ayrıca mertek aralarına panjur sistemi yapılarak farklı tasarımlar da elde edilebilir. Farklı mertek dizilimleri tercihi ile sarmaşık tarzı bitkilerin uygulanması ile gölgelik alanları oluşturulabilir.

Pergola ürünlerimiz ister evinizin ister villanızın isterseniz işyerinizin bahçesine kurulumu yapılabilir. Pergolaların zemin montajı ister beton üzerine isterseniz toprağa kazık çakma yöntemiyle zemini ahşap olarak yapılabilmektedir. Beton üzeri pergolaların da isteğinize göre zemini ahşap kaplanabilmektedir.

Pergola ürünlerimizi tarafımızdan sunulan aksesuarlar ile kombine ederek de tercih edebilirsiniz.

Doğa, Su ve İnsan-2

İnsan ve Kent

Kentleri insan nüfusunun yoğun olarak yaşadığı mekânlar olarak tanımlamak mümkündür. Kentler tarihin farklı aşamalarında yaşadıkları değişimlerle günümüzdeki durumlarına gelmişlerdir. Tarihsel aşamaların hassasiyetlerine göre kentler farklı kullanım ve yerleşim planlarına sahip olmuşlardır. Örneğin, ortaçağ döneminde savunma ihtiyaçları nedeniyle dışa kapalı, askeri gerekliliklerin önde olduğu, duvarların ardında ve hendeklerle çevrili bir karakterdeyken; barutun bulunmasıyla kent duvarları ve kaleler koruma işlevini yitirmiş, kent siluetinden kaybolmuş ve yerlerini açık alanlara bırakmışlardır. Bu bakımdan kent ve açık alanlar arasında değişen bir ilişkinin olduğu savunulabilir.

Güneş (2010), Hatt ve Reiss’a dayanarak; tarihsel olarak kentlerin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı ve geliştiğini kesin bir biçimde ortaya koymanın güç olduğundan bahseder. Bu güçlüğün birinci nedenini antik kentler hakkında arkeolojik çalışmalara dayanan bilgilerin büyük oranda eksik olmasına bağlamaktadır. Bütün tarihsel dönemlerdeki ve farklı coğrafyalardaki kentlerin eşit bir şekilde incelenmediğini söyleyen araştırmacı, doğu toplumlarında yer alan kentler hakkında bilinenlerin batı uygarlığındaki antik kentler hakkında bilinenlerden daha az olduğundan yakınmıştır (Güneş 2010). Bütün bunlara rağmen kentlerde günümüzdeki kullanımlar bile, geçmişteki kullanımlara dair ipuçları verebilmektedir.

Geçmişin koşulları doğrultusunda kurulan birçok kent yeni oluşumlara gösterdikleri adaptasyon ölçüsünde ayakta kalabilmiştir. Ancak yine de kentlerin tarihi, kentlere değer katmasının yanında çözülmesi güç sorunları da beraberinde getirmektedir. Kentlerin; eski dönemden kalan bir organizasyon ve işleyişe sahipken, aşırı nüfus artışı nedeni ile yeni oluşan koşullara adapte olması zaman almıştır. Bazı mekânsal sıkıntılar ile yüz yüze kalan kentler yeni dönemin koşullarına uygun çözümler aramak ve bu çözümleri idealize etmek zorunda kalmışlardır.

Örneğin yaşanan yoğun göç, konut sıkıntısını doğurmuştur. Bunun yanında yaşanan teknolojik atılımlar, yeni üretim merkezlerinin açılmasına, yeni üretim biçimlerinin oluşmasına ve yeni iş kollarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Eskiyen ve eskide kalan üretim merkezleri terk edilerek, hayalet yapılar ve ıssız mekânlar halini almışlardır. Diğer taraftan üretimin en büyük girdisi olan doğal kaynak kullanımı ise had safhaya ulaşmış ve doğanın yoğun kullanımı beraberinde birçok sorunun oluşmasını tetiklemiştir.

İnsanlar oluşan bu yeni dönemde, geleneksel yerleşim biçimlerinin dışında yeni dönemin yarattığı koşullar altında yoğun ve düzensiz bir yerleşim geleneğinin esiri olmuşlardır. Yoğun nüfusun etkisi altında, arsa fiyatlarının artışı da yerleşimde pragmatik bir anlayışın benimsenmesine neden olmuştur. Bu pragmatik anlayış, insanın rutinler içinde sıkışarak, kendine ve çevresine yabancılaştığı bir ortam yaratmıştır. İnsan ruh halindeki değişim, suç oranlarındaki yükselme, bu genel sıkıntının bir dışavurumudur.

Zizek’e (2008) göre dünyada yaşanan ekolojik krizin önemi ne kadar vurgulansa azdır. Kriz, sadece yarattığı fiili tehlike yüzünden, yani sadece insanın hayatta kalıp kalmaması söz konusu olduğu için önemli olmayıp “doğa”ya dair günlük kavrayışımızı ve algılarımızı sorguladığı için de tartışılmalıdır. Ekolojik krizlere karşı bireylerin farklı tepkileri bulunmaktadır. Zizek, bu tepkileri başlıca üçe ayırmaktadır. Birincisi, ekolojik krizi tam anlamıyla ciddiye alma isteksizliği içinde bulunanların geliştirdiği, “meselenin fena halde ciddi olduğunu gayet iyi biliyorum; ama yine de buna inanmıyorum, bunu simgesel evrenime dahil etmeye hazır değilim ve bu yüzden de ekolojik sorunların günlük yaşamıma etkisi olmayacakmış gibi davranmayı sürdürebilirim” düşüncesidir. Ekolojik krize verilen diğer bir tepki ise takıntı düzeyindedir. Kişi; “eğer ben bunu yapmazsam korkunç bir felakete neden olacak” diye düşünür. Üçüncü tür tepki ise, ekolojik krizin anlamının “doğayı acımasızca sömürüşümüz, doğayı kullanılıp atılan bir nesne ve malzemeler temin ettiğimiz bir depo muamelesi yapmamız yüzünden verilen bir ceza” olduğu düşüncesini taşıyanların verdiği tepki türüdür. Sadece bu üçüncü türde tepki verenlerin çıkardığı ders, doğanın parçası olarak yaşamamız, kendimizi onun ritimlerine uydurmamız, onun içinde kök salmamız gerektiğidir. Lacancı bir yaklaşımla ekolojik kriz konusunda, ekolojik krizin gerçekliğinin anlamsız fiiliyatı içinde, ona bir mesaj ya da anlam yüklemeden kabul etmeyi öğrenmemiz gerektiği vurgulanmaktadır (Zizek 2008). Bu da doğa ile insanı karşı karşıya getirmeden, bir denge içinde yaşamasına imkân veren bir anlayışın insanlığa hâkim olması ile mümkün olabilir. Ekolojik krizlerin önlenmesine yönelik planlama yaklaşımları bu durumun oluşturulmasında önemli bir etmen olabilecek potansiyele sahiptir.

Peyzaj bakış açısı içine giren objelerin tümü, canlı cansız unsurlardan oluşan alan anlamına gelmektedir. Burada peyzajı oluşturan topografya, jeoloji, toprak, su ve bitki örtüsü gibi doğal faktörlerin yanında, peyzajı şekillendiren ve çoğu zaman değiştiren insan ile peyzaj arasındaki ilişkilerin anlaşılması önemlidir (Atik 2010). Kent içindeki peyzajda ise doğal öğelerden daha ziyade insan yapısı öğelerin baskın durumda olduğu bir manzara karşımıza çıkmaktadır. Zaman içinde değişen insan kullanımları ise, bu mekânların zaman içinde değişime ve dönüşüme uğramasına neden olmaktadır. Ancak tasarım disiplininden gelen plancı ve tasarımcılar bu mekânların dönüşümünü ve kente kazandırılmasını sağlayabilmektedir (Reed 2008).

Yapılan birçok çalışmada belirtildiği gibi su ve su yapıları ile ilgili çalışmalar doğa onarımı çalışmalarının yanında kültürel nitelikli çalışmalardır (Gobster ve Hull 2000, Darby ve Sear 2008). Bugüne kadar yapılan çalışmalarda, halkın desteğini alabilen çalışmaların daha başarılı sonuçlandığı görülmektedir. Bunun yanında en önemli materyalin ise doğanın kendisi olduğu kabul edilmelidir.

Bu durumdan dolayı planlama, tasarım, yönetim ve değerlendirme aşamalarının her birinde peyzaj ekolojisini göz önüne alan, paydaşların ilgi ve beklentileri doğrultusunda hareket eden, sürdürülebilir ve ekonomik yönetim yaklaşımları benimsemek bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç

Kentlerde yaşayan insanlar doğaya duydukları özlemi, kent içindeki kente yakın ve kent dışındaki rekreasyon alanlarındaki faaliyetleri ile gidermeye çalışmaktadırlar. Kent içindeki yeşil alan ihtiyacının yetersizliği nedeniyle kent dışındaki alanlarda oluşan aşırı talep, kent içinde kalan boşlukların uygun planlama kararlarıyla değerlendirilmesi ve mevcutta bulunan yeşil alanların niteliğinin arttırılmasıyla üstesinden gelinebilecek bir durumdur. Bu şekilde kent dışı doğal alanlar üzerindeki mevcut baskının ortadan kalkması olasıdır. Bu açık ve yeşil alanların yanında bu alanları destekleyen akarsu ve akarsu koridorlarının kente kazandırılması ile desteklenebilir. Bu sayede kentte yeni rekreasyon alanları oluşmasının yanında kullanarak korumanın önü açılmış olmaktadır. Akarsular bu sayede endüstriyel alanların atıklarının baskısından kurtarılarak, kentliye hizmet eden doğal bir kullanıma dönüşmüş olacaktır.

Kentsel ekosistemin devamı için su kaynaklarının korunması önem arz etmektedir. Eski dönemde enerji üretimi kaygıları ile inşa edilen, ancak yapımı sonrasında doğaya zararlarının bulunduğu görülen birçok hidro-elektrik santralinin devre dışı bırakılması, söz konusu alanlarda doğa onarım çalışmalarının başladığı görülmektedir. Ancak ne yazık ki ülkemizde dünya çapında terk edilen bu teknoloji, işletme standartlarının da altında faaliyet göstermekte ve akarsuların can suyuna önem verilmeden yenileri inşa edilmektedir. Bu konuda toplumsal bir bilinç yerel düzeyde oluşsa da, yerel paydaşların talepleri büyük şirketlerin istekleri doğrultusunda görmezden gelinmektedir.

Bunun yanında su varlıklarının tarımsal üretimde kullanımında da ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Daha yakın zamana kadar göller ve bataklıklarda, tarım alanı kazanmak için kurutma çalışmaları yürütülmekteydi. Günümüzde bu gibi ilkel uygulamalardan giderek uzaklaşıldığını görmek oldukça memnuniyet vericidir. Ayrıca akarsulardan temin edilen sulama suyunun yanlış kullanımı sonucunda su kaybı yaşanmakta ve toprağın tuzlanarak verimsizleşmesi sorunlarına karşı önlemler alınmaya başlanmıştır. Damlama sulamanın tarımda ağırlıklı olarak kullanılması yönünde teşviklerin devlet tarafından sağlanması yanında enerji etkin üretim faaliyetleri konusunda da üreticinin bilgilendirilmesi ve teşvik edilmesi önem taşımaktadır.

Lynch’e göre en beğenilen görünümler genellikle suyun ve mekânın görülebildiği geniş panoramalardır (Lynch 1960). Su, doğanın ve dolayısıyla insanoğlunun vazgeçilmez bir unsurudur. Bu şekliyle akarsular da kentlerin insanı doğayla birleştiren hayat damarları olarak kabul edilebilir. Bu nedenledir ki kentlerde akarsuların niteliğini iyileştirmeye yönelik çalışmalar kent insanını doğaya yakınlaştırmakta, kentte yaşama konforunu artırmakta, insana yaşam sevinci verirken kente ayrı bir kimlik kazandırmaktadır. Günümüzde pek çok uygulamada tanık olduğumuz akarsuları kanal içine alarak iyileştirme ve kentsel mekân oluşturma çabaları ne yazık ki kent insanını su unsurunda uzaklaştırmaktadır. Pek çok Avrupa ülkesinde tanık olduğumuz uygulamaları ülkemiz  kentlerinde de görmek vatandaşlarımızın en doğal hakkıdır. Avrupa Peyzaj Sözleşmesi’nde peyzajın kişisel ve sosyal refahın en önemli öğesinden birisi olduğu belirtilmektedir. Peyzajların korunmasının, yönetilmesinin ve planlanmasının toplumdaki her bireyin hak ve sorumluluğunda bulunmaktadır. Günümüzde de kentsel alanlar içinde kalmış akarsu koridorlarındaki planlama ve tasarım konularına gereken duyarlılığın gösterilmediğini görmek peyzaj mimarı olmanın ötesinde bir kentli olarak bizlere önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Topoğrafya, vejetasyon ve sosyokültürel altyapının da dikkate alındığı planlama ve tasarım çalışmaları kentlilerin en doğal hakkıdır. Bu konuda Peyzaj Mimarları, Şehir Bölge Plancıları, Mimarlar, Çevre Mühendisleri, Biyologlar ve İnşaat Mühendisleri kent insanın da ihtiyaçları ve beklentileri doğrultusunda ortak projeler üretmelidirler.

kaynak: Ekin OKTAY, Reyhan ERDOĞAN/ Peyzaj Mimarlığı Dergisi

 

Doğa, Su ve İnsan

Doğa, insana ve diğer bütün canlılara ev sahipliği yapan en önemli unsurdur. Ancak insan faaliyetleri sonucunda oluşan birçok bozulma doğanın niteliğini bozmakta ve kalitesini düşürmektedir. Bunun en önemli göstergesi ise su ve su yapılarında  gözlenmektedir. İnsanın bunca ekolojik krizin sorumlusu olduğu su götürmez bir gerçektir. Bundan dolayı genelde insan ve doğa arasında, özelde ise insan su arasında dengeli bir ilişkinin kurulması önem arz etmektedir. Bu çalışmada da bu temelden hareketle doğa, su ve insan arasındaki ilişki irdelenmiş ve Türkiye özelinde çözüm önerileri geliştirilmeye çalışılmıştır.

Doğa

Doğa birçok canlının etkileşimi sonucunda ortaya çıkan, insanların ve diğer hayvanların da mensubu olduğu geniş bir üst kümeyi oluşturmaktadır. Bu bakımdan insanoğlunun öngördüğü gibi, insan doğanın dışında veya üstünde yer almamakta; kendi içinde uyumla çalışan bu sistemin bir parçası durumundadır. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği simge ve işaretler kullanarak yarattığı soyut, zihinsel bir dünyaya sahip olmasıdır. Bu soyut dünya sayesinde kültür oluşturabilmiş, dil ve yazı ile bilgilerini yetişen kuşaklara aktarmayı başarabilmiştir. Yine bu boyut sayesinde insanoğlu, diğer canlılara karşı ne kadar savunmasız ve diğer canlılardan ne kadar zayıf olsa da hayatta kalmayı başarabilmiştir. Bu insanın doğa içerisinde yaşamda kalmak için gerçekleştirdiği en önemli çabasının ürünüdür.

Ancak her ne kadar, kendine ait zihinsel bir doğa yaratmış olsa da insanın temel yaşamı doğa içerisinde geçmektedir. Fiziksel anlamda yaşamını devam ettirmek için ihtiyaç duyduğu bütün kaynakları insanoğlu doğadan karşılamaktadır. Bu bakımdan insanın kendisini doğanın dışında düşünmesi ve bir ikilik (Kartezyen felsefedeki ismi ile dualite) oluşturması bu bakımdan farazi bir durum ortaya koymaktadır.

İşte sayılan tüm bu nedenlerden dolayı doğanın ve doğayı oluşturan canlıların varlığının insan açısından önemi tartışılmazdır. Bu bakımdan insanın hayatını devam ettirdiği bu yaşam alanına gereken önemi vermesi zorunludur.

İnsanoğlu, medya ve diğer kaynaklardan duyduğu çevresel felaketler, üçüncü kaynaktan edindiği bilgiler ve gelecekte olması muhtemel çevre felaketlerine çoğu zaman önem vermemektedir. Bu da gerekli önlemleri alarak çevrenin ve doğanın korunması için gereken adımların atılmasına engel olmak tadır. İnsanların çoğu; petrol krizi, çevresel kirlenme veya su kıtlığı gibi olaylardan doğrudan doğruya değil de, ikincil derecede etkilenmektedir. Yani çoğu insan, özelikle de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin vatandaşları günlük yaşamlarında, sorunun kendisi ile değil de  sorunun yol açtığı ikincil derecede etkilerle yüz yüze gelmektedir. Bu ikincil etmenlerde sorunun kaynağı olan temel faktörlerin anlaşılmasını güçleştirmektedir. Toplumun büyük bir kısmı bu gibi sorunların temelinde bulunan etmenleri görmemektedir.

Bu durumdan dolayı bu gibi olaylar sorunların sanal sorun olarak algılanmasına neden olabilmekte ve gereken önem verilmemektedir. Kısaca bunun temelinde, insanların tehlikeyle birebir yüz yüze gelmemiş olması yer almakta ve yerkürenin tamamını etkileyen olaylar dahi bireyin temel yaşamsal itkilerinin harekete geçmesi için yeterli olamamaktadır.

Küresel ısınma, içme suyu sıkıntısı, sel, kuraklık, türlerin yok oluşu vb. gibi sorunlara insanoğlunun duyarsız kalması, bir anlamda bu temel itkilerin sadece yüz yüze gelinen gerçek bir tehlike karşısında harekete geçmesinden kaynaklanmaktadır. Bu problemlerin çözümünden önce günlük hayatındaki iş, aile, barınma ile ilgili sorunlar, ortalama insanın zihnini daha çok meşgul etmektedir. Yaşanan büyük modernleşmeye ve gelişmeye rağmen, halen daha atalarından miras kalan bazı itkilerle hayatını devam  ettirebilmekte olan insanın çelişkileri, zararın sadece kendini değil, çevresini de etkilemesine yol açmaktadır. Su ve akarsular da bu bozulmadan en büyük payı alan kaynaklar arasındadır.

Su

Su yaşamın vazgeçilmez öğelerinden birisidir. En basit ifade ile su yaşamdır. Canlı organizmanın büyük bir kısmı sudan meydana gelmektedir. Bütün yaşamsal faaliyetler su ile mümkün olabilmektedir. Bu nedenle su ve yakın çevresi, tarihin bütün dönemlerinde fiziksel ve kültürel anlamda önem taşımıştır. Birçok toplum ve insan topluluğu, yaradılış efsane ve mitoslarını, su üzerinden kurmaktadır. Bilimsel veriler de tıpkı mitolojide olduğu gibi suyun önemine işaret etmektedir.

Su ve su kıyıları tarih boyunca insanoğlunun yiyecek, yerleşme, çoğalma ve öğrenmeyi sağlayabildiği en ideal yaşam alanlarından biri olma görevini üstlenmiştir. Su, işlevsel açıdan sağladığı kolaylıklar yanında uygun iklimsel özellikler, manzara ve eğlenceli zaman geçirilebilecek alanlar da sunmaktadır. Bu temel ihtiyaç, canlının her zaman gereksindiği bir nesne konumundadır. Canlılığın devamı için gerekli olan su, insanın çoğu zaman farkında olmadığı ve önemsemediği bir kaynak olabilmektedir. Bu koşullanmadan dolayı insanların bu temel kaynağa gereken ilgi ve özeni göstermemesi, o an ki koşullar çerçevesinde hatalı değerlendirmeler sonucu yanlış kararlar alarak, bu önemli kaynağın zarar görmesine, azalmasına ve hatta tükenmesine neden olabilmektedir.

Yaşamsal önemin yanında, su kaynakları insan hayatında farklı açılardan önemli bir yer tutmaktadır. Neredeyse bütün büyük şehirler, akarsu koridorları boyunca inşa edilmiştir.

Kıtaları saran denizler kadar dünya, kıtaları ağ gibi örmüş olan akarsu sistemleri ile de beslenmektedir. Kırsal alanlara olduğu gibi kentsel alanlara da sokulan akarsular kentlerin tarihleri, sosyo-kültürel yapıları ve ekonomileri ile yoğrulmakta, şekil bulmaktadır. Bu akarsular topoğrafik yapılarının sahip olduğu şartlar ile kentler içinde odak noktaları olduğu gibi, fark edilmeyen fiziksel durumlarıyla da varlıklarını sürdürmektedir. Dünyadaki kentsel akarsulara örnek olarak; Venedik Kanalı (Venedik, İtalya), Tiber Nehri (Roma, İtalya), Sein Nehri (Paris, Fransa), Saone Nehri (Lyon, Fransa), Thames Nehri (Londra, İngiltere), Mersey Nehri (Liverpool, İngiltere), Tyne Nehri (Newcastle, İngiltere), Spree Nehri (Berlin, Almanya), Ren Nehri (Köln, Almanya), Elbe Nehri (Hamburg, Almanya), Main Nehri (Frankfurt am Main, Almanya), Oder Nehri (Frankfurt an der Oder, Almanya), İsar Nehri (Münih, Almanya), Ren Nehri (Basel, İsviçre), Aare Nehri (Bern, İsviçre), Limmat Nehri (Zürich, İsviçre), Parma Nehri (Parma, İtalya), Rotterdam Kanalları (Hollanda), Amsterdam Kanalları (Hollanda), Besos Nehri (Barselona, İspanya), Garonne Nehri (Bordo, Fransa), Tuna Nehri (Ingolstadt, Almanya; Viyana, Linz, Avusturya; Budapeşte, Macaristan, Belgrad Sırbistan), Charles Nehri (Boston, Massachusetts, ABD), Hudson Nehri (New York, ABD.), San Antonio Nehri (San Antonio, Texas, ABD.), Cheonggye Deresi (Seul, Güney Kore), Nil Nehri (Kahire, Mısır) verilebilir.

Ülkemizde de pek çok kentimiz akarsuya sahip olma bakımından şanslıdır. Bunlar genelde küçük dere ve çaylar olduğu gibi bir nehir
kenarında olma şansına sahip kentlerimiz de vardır. Türkiye’deki kentsel akarsulara örnek olarak; Alleben Deresi (Gaziantep), Ankara Çayı (Ankara), Porsuk Çayı (Eskişehir) Melen Çayı (İzmir), Manavgat Nehri (Manavgat/Antalya), Düden Çayı (Antalya), Aksu Çayı (Antalya) Meriç Nehri (Edirne), Asi Nehri (Antakya), Yeşilırmak Nehri (Amasya), Seyhan Nehri, Adana, Kağıthane Deresi (İstanbul), Bartın Çayı (Bartın), Çoruh Nehri (Artvin), Dicle Nehri (Diyarbakır) verilebilir.

Derelerden büyük nehirlere, küçük gölet ve göllerden büyük göllere, drenaj kanallarından su toplama rezervuarlarına kadar çeşitli biçim ve boyutlarda olabilen su yüzeyleri; peyzajda hem görsel hem de fonksiyonel olarak önemli işlevlere sahip birer kaynak konumundadırlar.

Peyzajda farklı biçim ve formlarda olabilen su öğeleri gerekli düzenlemelerle toplum sağlığının iyileştirilmesi, bireyin kent yaşamında karşılaştığı güçlükler ve bunların sonucu oluşan stresin giderilmesi, psikolojik olarak tatminin sağlanması ve yabancılaşmanın önüne geçilmesi, su öğesinin ve yeşil alanların yerinde ve doğru planlanması ve tasarımıyla mümkün olabilmektedir. Bu süreç mekânsal kurgunun yanında toplum ve bireyin ihtiyaçlarının bilinmesi ile mümkün olabilmektedir.

Ancak gelişime bağlı olarak akarsular zamanla bazı bozulmalara uğramış ve bu alanlarda yeniden düzenleme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Özellikle sanayi devrimi sonrasında oluşan bu yeni dönemde; öncesinde kırsal alanlarda yüksek oranda bulunan nüfus, üretim biçimlerinde yaşanan değişimler nedeniyle büyük kitleler halinde, oluşan iş gücü ihtiyacını karşılamak üzere kentsel yerleşim alanlarına göç etmiştir. Bu dönemde “kır” cazibesini yitirmiş ve “kent” büyük bir mıknatıs gibi kitleleri kendisine çekerek bugün yaşanan çözülmesi zor kentsel sorunların oluşumuna zemin hazırlamıştır. Kentsel alanlarda bulunan doğal alanlar tahribe uğramış ve bu süreçte en çok zararı akarsu ve kıyıları görmüştür. Bu bozulmuş ve niteliğini yitirmiş alanların kentlilerin kullanımına yeniden sunulabilmesi için sürdürülebilir planlama ve tasarım yaklaşımlarına ihtiyaç duyulmaktadır.

Kent içinde akarsuların çevresi iyi tasarlanıp düzenlendiğinde insanları çevresinde toplar. Akarsu çevreleri çeşitli aktivitelerin yer aldığı bir mekân haline gelerek toplanma eylemine olanak tanır. Genel olarak akarsuların içinde yer alan heykel gibi plastik elemanlar, sanat yapıları ya da mimari unsurlar, akarsuyun çevresinde toplanma eylemini güçlendirir. Ulaşım mekânları olarak akarsular çizgisel ve yönlendirici karakterde olup, mekânsal olarak kent içersindeki hareketi güçlendirici etki sağlar. Akarsular içerisindeki araç ulaşımı sayesinde kentin mekânsal, kültürel varlıklarının farklı açılardan algılanması olanağı oluşur ve kent ile insanın ilişkisi bu sayede güçlenir.

Hareket, mekânların faklı açılardan ve farklı noktalardan algılanmasına olanak tanır. Kentsel mekânın algılanmasında Gordon Cullen “Ardışık İmaj” adı altında, yayanın kent mekânlarını birbiri ardı sıra gelen imajlar dizisi olarak algılamasının önemine değinirken, bu bütünlük ve değişkenliğin kentin algılanmasına anlam kazandırdığını dile getirmektedir. Akarsular; kentin doğal unsurları ile yapay unsurlarının kültürle zenginleştirilmiş bütünsel algısında, insana heyecan verici peyzajlar sunabilmektedir. Bu hem suyun içerisinde hem de suyun dışarısında karşılıklı olarak iki yönde gerçekleşebilmektedir. Yoğun kentleşme sonrasında, yatay ve dikeyde gelişen yapılar insan ölçeğinde kentsel mekânların algılanmasını imkânsız kılmaktadır. Bu bakımdan kent içerisindeki boşluklar, kentin peyzajını, bir anlamda kent manzaralarını algılamada önemli araçlar sunmaktadır. Özelikle boğaz, akarsu, göl, deniz kıyısı gibi geniş su yüzeyleri kentin algılanması için manzara noktalarına ev sahipliği yapmaktadır.

kaynak: Ekin OKTAY, Reyhan ERDOĞAN/ Peyzaj Mimarlığı Dergisi

İklim Değişikliği Gündeminde Kentsel Yeşil Alanlara Yeniden Bakış

GİRİŞ

Günümüzde iklim değişikliği dünyanın karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan biri olarak kabul edilmektedir (Kopenhag Mutabakatı 2009). Sera gazı emisyonları hemen durdurulsa dahi, atmosferde biriken sera gazları iklim sistemlerini etkilemeye devam ederek bir süre daha iklimin değişmesine neden olacaktır.

Araştırmalar, iklim değişikliğinin etkilerinin çok ağır olacağını ortaya koyarken, olası etkilerin doğal ya da yapay sistemlerde, farklı sektörler ya da bölgelerde kümülatif ya da sistematik olarak görülmesi beklenmektedir. Ormanlar ya da göller gibi pek çok ekolojik sistem ile turizm ya da tarım gibi iklime dayalı sektörler küresel, bölgesel ya da yerel iklim değişikliğinin baskısı altındadır.

İklim değişikliğinin insan yerleşimlerini az ya da çok, çeşitli şekillerde etkileyeceği neredeyse kesin olarak kabul edilirken, insanların, yapıların, ekonomik aktivitelerin, ulaşımın ve atıkların yoğunlaştığı kentsel alanların da iklim değişikliğinden etkilenmesi beklenmektedir. Bartlet vd.  yüz milyonlarca kentlinin günümüzde yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan etkilerden dolayı risk altında olduğunu belirtmektedir. Ancak kentler ve iklim değişikliği arasındaki ilişki basit ve doğrusal değildir ve her kentte yaşanan etki o kentin bulunduğu bölgeye, doğal, kültürel, sosyal, ekonomik yapısına, yapılı çevresine bağlı olarak farklı şekillerde olmaktadır.

İklim değişikliğinin kentlerdeki etkilerini doğrudan ve dolaylı etkiler ya da fiziki ve sosyoekonomik etkiler olarak sınıflandırmak mümkündür. TAR (2001)’de iklim değişikliğinin kentlerde insan sağlığı ve altyapıyı doğrudan etkileyeceğini belirtilirken; çevre, doğal kaynaklar ya da turizm, tarım gibi yerel sanayiyi etkileyerek dolaylı etkilerde bulunacağını belirtilmektedir. Öte yandan kentsel alanlar deniz seviyesinin yükselmesi, kasırga, aşırı yağış, sel, kentsel sel, sıcak hava dalgası gibi iklim değişikliğinin yarattığı fiziki etkilerin baskısı altındadır. Dhakal; seller, kasırgalar ve altyapı zararlanmalarının sosyoekonomik etkilerinin göz ardı edilemeyeceğini belirterek kentlerin sosyal ve çevresel, ekonomik açılardan giderek daha fazla etkileneceğini vurgulamaktadır.

Bu koşullar altında kentlerdeki riskleri azaltmak ve yaşam kalitesini sürdürebilir kılmak için iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmak önemli bir konu/gündem haline gelmektedir. Ancak yerel ölçekte çözülebilecek ve mekansal planlamanın kritik öneme sahip olduğu bu noktada kentsel yeşil alanların rolünün irdelenerek yeniden ortaya konulması öncelikli ve ivedi bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Üç ana bölümden oluşan bu çalışmada birinci bölümde iklim değişikliği ve kentler arasındaki ilişki ortaya konulacak, ikinci bölümde
iklim değişikliği ile mücadele sürecinde kentsel yeşil alanların yeri ve rolü tanımlanarak son bölümde bir değerlendirme yapılarak öneriler geliştirilecektir.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE KENTLER

Bugün dünya nüfusunun yarısı kentsel alanlarda yaşamaktadır ve 2050 yılına gelindiğinde bu oranın %67’ye çıkması  eklenmektedir (UN-DESA 2012). Kentleşme oranlarındaki artış, günümüzde zaten doğal sınırlarını aşarak büyüyen kentlerin eşiklerini daha da fazla zorlamasına ve yerleşilemez alanlara doğru sağlıksız biçimde genişlemesine yol açacaktır. HABITAT (2011), iklim değişikliği ve kentleşmenin etkilerinin bir araya gelerek dünyanın çevresel, ekonomik ve sosyal istikrarını ciddi anlamda tehdit edeceğini belirtmektedir.

Temel faaliyeti iklim değişikliği konusunda yapılan çalışmaları/araştırmaları düzenli aralıklarla değerlendirerek raporlamak olan Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC), değerlendirme raporlarında iklim değişikliğinin yerleşimlere etkilerini açıklamıştır. Beklenen etkiler küresel önem sırasına göre sel, toprak kayması, tropikal hortum, su kalitesi, deniz seviyesinin yükselmesi, sıcak /soğuk hava dalgaları, su kıtlığı, yangın, dolu, fırtına, tarım/ormancılık/ balıkçılık verimliliği, hava kirliliği, permafrost alanların erimesi ve kentsel ısı adalarıdır. Kentler konumlarına, ekonomilerine ve nüfus büyüklüklerine bağlı olarak bu etkilerden etkilerden farklı şekillerde ve oranlarda zarar göreceklerdir (TAR 2001).

Kentsel yerleşimler ve kentler iklim değişikliğinin etkilerinden kıyı kentlerinde deniz seviyesinin yükselmesi, ekstrem olaylardan ötürü altyapının zarar görmesi, aşırı yağışlardaki artıştan ötürü artan akarsu ve kent selleri, sıcaklık anomalileri, kuraklık, yüksek sıcaklıklardan veya ekstrem olaylardan ötürü insan sağlığında meydana gelen etkiler, enerji talebinde değişimler, su arzı ve talebindeki değişimler, turizme ve kültürel mirasa etkiler, hava kirliliğine ikincil etkiler olmak üzere birçoğunu yaşayacaktır.

İklim değişikliğinin kentlerdeki etkileri altı ana başlıkta incelenebilir:

Yapılı Çevreye Etkiler

Yapılı çevre, doğal çevreden farklı olarak insanların çevresindeki konut, ofis, hastane, okul, alışveriş merkezi gibi küçük ölçekli birimlerden komşuluk birimi, semt, kent gibi büyük ölçekli birimlere ve aynı zamanda bunlar arasındaki yollar, yeşil alanlar ve ulaşım sistemleri gibi insan yapımı bileşenlerden oluşmaktadır (Younger et al., 2008). Yapılı çevrenin bileşenleri ve insan aktiviteleri kentlerde iklim bileşenleri ile etkileşime girmektedir. Arazi kullanım kararları ve yapılı çevrenin tasarımı bu etkileşimin türünü ve derecesini belirlemektedir.

Yapılı çevrenin iklim değişikliğinden etkilenme derecesi aslında kentin ne kadar sürdürülebilirlik ilkeleri dikkate alınarak inşa edilmiş olduğunun da göstergesidir. Mevcut afet risklerini dikkate alarak ortaya çıkan kentsel gelişim en azından bugünkü riskleri azaltmada önemli bir faktördür. Ancak çoğu zaman kentleşme baskısı yüzünden doğal limitleri zorlayarak yapılan gelişim/ kentleşme iklim değişikliğinin hem bugünkü hem de gelecekte ortaya çıkacak etkilerinden zarar görme derecesini arttıracaktır. İklim değişikliğinin yapılı çevre üzerindeki etkilerini;

• Kıyı kentlerinde deniz seviyesinin yükselmesinden ötürü yapılı çevreye doğrudan etkileri, su basması ve yer değiştirme (inundation and displacement), fırtına sellerine (storm flooding) bağlı zararlanmalar ve engellenen drenajdır. Potansiyel dolaylı etkiler ise dip sedimentlerinin/ çökellerinin dağılımındaki, kıyı ekosistemlerinin fonksiyonlarındaki değişiklikler ve insan
faaliyetlerine etkilerdir.

• İklim değişikliğine bağlı tehlike ve afetlerin artan sıklığından ötürü konut ve ticari yapılardaönemli zararlar meydana gelecektir.
Bu bağlamda seller en pahalı ve yıkıma sebep olan doğal afetlerdir ve dünyanın pek çok bölgesinde fazlalaşan yağış yoğunluğuna bağlı olarak artacaktır (HABITAT 2011). Artan yağışlardan ötürü toprak kayması riskinin de kentteki yapılı çevrede zarara yol açması beklenmektedir.

• İklim değişikliğinin kentteki yapılı çevredeki en iyi bilinen ve pek çok çalışmada ortaya konulan etkilerinden biri sıcak dalgalarının
sayısındaki ve sıklığındaki artıştan ötürü kentsel ısı adalarının kentlileri daha fazla olumsuz olarak etkilemeye başlayacak olmasıdır.

• Yapılı çevrenin önemli bileşenlerinden biri olan ulaşımın aşırı yağışlar ve buna bağlı olarak ortaya çıkacak seller ve toprak kaymalarından zarar görmesi beklenmektedir. İklim değişikliği etkilerine bağlı olarak bir yandan ulaşım altyapısının (yollar, köprüler, havaalanları, limanlar vb.), zarar görmesinden ötürü kentteki ulaşım hizmetleri de etkilenerek kesintiye uğrayabilecek; diğer yandan iklimsel koşullar ulaşım taleplerini etkileyebilecektir.

Altyapıya Etkiler

Bir kentin fiziki altyapısı içme suyu, kanalizasyon, enerji dağıtım, ulaşım sistemlerini kapsamaktadır.

İklim değişikliği bir kentin fiziki altyapısını doğrudan etkilemekte, buna bağlı olarak da o kentte yaşayanların refah ve geçimi etkilenmektedir (HABITAT 2011). Ibarrarán (2011), kompleks kentsel altyapı problemlerinin ve çevre problemlerinin yaşandığı kentlerin dikkatli planlama yapılmaz ve uygun yatırımlar gerçekleştirilmezse iklim değişikliğinden ötürü bunlara ek olarak ortaya çıkacak değişikliklerin insafına kaldığını belirtmektedir.

Su

İklim değişikliğinin kentlerde hem su arzı hem de su talebi üzerinde etkili olması beklenmektedir. Yağış rejimlerinde yaşanan değişimler su kaynaklarını etkileyecek, hava sıcaklıklarındaki artış ise bir yandan su kaynaklarını etkilerken diğer yandan su talebi üzerinde etkili olacaktır. Arz ve talep dengesinde yaşanacak değişiklikler kentlerdeki hızlı nüfus artışı ile bir araya gelerek yeni sorunlara yol açacaktır.

Ancak su konusu ile ilgili etkiler dünyanın her yerinde aynı olmayacaktır. Yağışlardaki değişiklikler ve deniz seviyesinin yükselmesi kentlerde suyun kalitesini ve arıtılmasını etkileyecektir. Su sıcaklıklarının artmasının su kirliliğini de etkilemesi/arttırması beklenmektedir (HABITAT 2011). Ayrıca içme suyu altyapısının sellerden ya da fırtınalardan etkileneceği de göz ardı edilmemelidir.

Kanalizasyon

İlkim değişikliğine bağlı olarak yaşanacak afetlerin kanalizasyon sistemlerini zaten problem yaşayan özellikle gelişmekte olan ülkelerde etkilemesi beklenmektedir. Özellikle sel, toprak kayması ya da fırtına gibi afetlerin kanalizasyon altyapısına zarar vermesi söz konusu olacaktır.

Enerji

Kentler yapay ekosistemler olmalarından ötürü doğal ekosistemler gibi kendi enerjilerini üretebilme ve kendi kendilerine yetebilme özelliğine sahip değildirler. Kentteki barınma, ulaşım, üretim vb pek çok sistem için dışarıdan enerji girdisi sağlanması gereklidir. Dolayısı ile enerji arzı kentteki pek çok faaliyet için hayati önem taşımaktadır.

İklim değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkan sıcak hava dalgaları kentlerde enerji talebinde ani artışlara neden olmaktadır. 2003 yılında Avrupa’da yaşanan sıcak hava dalgasında da görüldüğü üzere bu ani talep artışı enerjinin yetmemesine kesintiler yaşanmasına neden olabilmektedir. HABITAT (2011) elektrik dağıtım sistemlerinin de fırtına sel gibi afetlere karşı risk altında
olduğunu belirtmektedir.

İnsan Sağlığına Etkiler

İklim değişikliğinin insan sağlığını sıcak ya da soğuğun fizyolojik etkilerinden (Hunt, Watkiss 2011) ya da hava kirliliğinden (Kjellstrom, Weaver 2009) ötürü doğrudan etkilemesi beklenirken; gıda kaynaklı veya vektör kaynaklı patojenlerin iletim yollarındaki artış, sellerin refah üzerindeki etkileri (Hunt, Watkiss 2011) ve ruhsal stresden (Kjellstrom, Weaver 2009) ötürü dolaylı olarak etkilemesi beklenmektedir.

Biyolojik Çeşitliliğe Etkiler

İklim değişikliği biyolojik çeşitliliği maksimum, minimum ve ortalama sıcaklıkların, güneşlenme sürelerinin, yağış, nem gibi iklimsel parametrelerin değişmesinden ötürü etkileyecektir. Bazı türlerin yeni koşullara uyum sağlayamayıp yok olması söz konusu iken bazı türler uygun koşulların bulunduğu ortamlara göç edecektir. Bunun sonucunda ekosistemlerin dağılımında değişiklikler olacaktır. Bu yeni sürecin kent içindeki ve çevresindeki yeşil alanlara ve korunan alanlara etkisi olması beklenmektedir.

Hava kalitesine Etkiler

İklim değişikliği ve hava kalitesi arasındaki ilişki tıpkı kentler ve iklim değişikliği arasındaki ilişki gibi karmaşık ve farklı açılardan birbiri ile sarmallanmış bir yapıya sahiptir. Younger et al, (2008) iklim değişikliği ve hava kalitesi arasındaki interaktif bir ilişkiden söz etmektedir.

Temel sera gazı olan CO2 ile temel hava kirleticiler olan PM, NO2 ve SO2 büyük ölçüde aynı kaynaklardan ortaya çıkmaktadır. İklim
değişikliği ve hava kalitesine ilişkin kaynakların bu ortaklığın dışında özellikle troposferik O3 ve partiküller gibi hava kirleticilerin iklim sisteminde önemli bir rol oynadıklarına dair kanıtlar artmaktadır. Ayrıca iklim değişikliği ve hava kirliliği bazı hava kirleticilerin sera gazlarının yaşam ömürlerini etkilemesinden dolayı atmosferin kimyası aracılığıyla da birbiriyle ilişkilidir (Storch, Dovnes 2011). Özellikle NO2 ve O3 sıcaklık artışı ile etkileşi me girerek solunum sisteminde ters etkilerde bulunmaktadır.

Astım, solunum yetmezliği gibi rahatsızlıkları olan kişiler ile küçük çocuklar, yaşlılar risk grubunu oluşturmaktadır. D’Amato, Cecchi ( 2008), polen sezonunun uzunluğundaki ve şiddetindeki, aşırı yağış olaylarındaki ve hava kirliliği olaylarının sıklığındaki artışların önümüzdeki yıllarda çevresel risk faktörlerinin ciddi etkilerinin olacağını ortaya koyduğunu belirtmektedir.

Sosyal ve ekonomik yapıya etkiler

Kentlerde iklim değişikliğinin etkilerine bağlı olarak, ekosistem servislerindeki/hizmetlerindeki kayıplar, gıda kaynaklarındaki ve insan sağlığındaki etkiler( UN-HABITAT 2011), hammadde üretimindeki değişiklikler, yaşanan felaketlerin kente getirdiği ilave yükler kentin ekonomik ve sosyal yapısını etkileyecektir.

Yapılan araştırmalar iklim değişikliğinin ekonomiyi tarım ve turizm gibi doğrudan iklim koşullarına bağlı sektörleri etkileyerek kentlerin ekonomik gelişimini etkileyeceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca artan sigorta, gıda, enerji ve yakıt maliyetleri kentlilere ekonomik zorluklar yaratacaktır.

İklim değişikliği gündemi ile adalet ve sosyal zarar görebilirlik yeniden tartışmaya açılan konular olmuştur. Bunun nedeni iklim değişikliğinin herkesi eşit derecede etkilemeyecek olmasıdır. Toplumda kırılgan gruplar olarak tanımlanan yoksullar ve yaşlıların iklim değişikliğinden daha fazla etkilenmesi beklenmektedir.

kaynak: Ülkü Duman Yüksel/ Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

Sürdürülebilir Kentler ve Peyzaj Mimarlığı-2

Ekolojik Planlama ve Kent Sürdürülebilirliğine Etkisi

Sürdürülebilirlik tasarımcı gözüyle kısaca, gerek kentsel gerekse mimari düzeyde global ekosistemlerin taşıma kapasitelerini aşmadan toplumların yaşam kalitesinin yükseltilmesi olarak tanımlanabilir.

Ekolojik bir yaklaşımla kentler, belli bir alanda yaşayan ve birbirleri ile sürekli etkileşim içinde olan canlılar ve bunların cansız çevrelerinin bir bütün oluşturduğu kültürel ekosistemlerdir. Bu nedenle kentler çevrelerinde bulunan göl, kıyı ve orman ekosistemleri gibi diğer ekosistemlerle uyum içinde bulunmalı ve en azından zarar vermemelidir. Ancak kültürel ekosistemlerin, yani insan eliyle oluşturulmuş ekosistemlerin diğer ekosistemlerden oldukça farklı yönleri bulunmaktadır. Doğal ekosistemlerde sabit olan taşıma kapasitesi, kültürel ekosistemlerde teknoloji sayesinde yükseltilebilmektedir. Bu değişken yapı ekosisteme ve çevresinde bulunan diğer ekosistemlere ek yükler getirerek çeşitli sorunlara sebep olmaktadır.

Ancak çevre tanımından sadece doğal yapı anlaşılmamalıdır. Çevre canlı ve cansız her şeyi kapsamakta, biyofiziksel ve sosyokültürel unsurları içermektedir. Bunlardan birincisi insanın biyolojik ve fiziksel yanını, ikincisi ise insanın ekonomik, politik ve entelektüel aktivitelerini kapsamaktadır. Bu iki unsur birbirleriyle ilişkili ve birbirinin ayrılmaz parçasıdır.

Sürdürülebilir kalkınma olgusu doğal ve kültürel çevreye gereken önemin verilmesini zorunlu kılmaktadır. Brundtland raporu (1987)’na göre çevre:

• İnsan yaşamının niteliğine doğrudan katkıda bulunmaktadır. İnsanların doğal ortamlarına, genel barış ve huzura, geçmişin mirasının geleceğe devredilmesi düşüncesine olan eğilimleri artmaktadır. Buna ek olarak çevrenin insanın yaşam niteliğine dolaylı
katkıları da vardır. Bozulmuş bir çevre, aynı zamanda sorunlu bir sağlık, daha fazla gerilim ve toplumsal rahatsızlık anlamına gelmektedir.

• Ekonomik büyümeye doğrudan katkıda bulunur. Geleneksel biçimiyle turizm ve rekreasyon sektöründe yarattığı iş olanakları ile istihdamın artmasına ve çevre bozulmalarının onarımı etkinlikleri ile de yeni iş olanaklarının yaratılmasına, dolayısıyla kişi başına gelirin yükselmesine yardımcı olmaktadır.

• Ekonomik büyümenin daha sağlam temellere dayalı olarak ölçülmesinde doğrudan katkıya sahiptir. Bunun için, piyasası olmayan mal ve hizmetlere, piyasası olan mal ve hizmetler gibi değer biçilmesi gerekmektedir. Geleneksel yöntemlerde sadece piyasası bulunan mal ve hizmetler büyüme hesaplarına girmektedir. Çevresel değerler bu hesaplarda genelde yer almamakla birlikte, çevresel bozulmaları onarmak için yapılan harcamaların ulusal hasılada bulunması ilginç bir çelişki olarak önem taşımaktadır.

Brundtland raporu ve sonraki toplantılardan elde edilen sonuçlarda, çevrenin korunması gereken bir kaynaklar topluluğu olarak betimlenmesinin yanı sıra, psiko-sosyal etkileri olan, toplumsal sağlığı direkt etkileyen hatta ekonomik bir kriter oluşturan karakteri önemle vurgulanmıştır. Sürdürülebilir kalkınmada ele alınan ekolojik söylemler, çevre duyarlı planlama kavramıyla örtüşmektedir. Bu nedenle “ekolojik planlamayı” sürdürülebilir kalkınmanın ekolojik söylemi olarak değerlendirebiliriz. Yerleşim alanları ve çevrelerindeki çevresel sorun ve bozulmalar, sosyo-ekonomik sıkıntılar yaratırken, sürdürülebilirlik çerçevesinden de çözüm getirilmesi gereken sorunlar olarak ortaya çıkmıştır. Bugünün kentin çevresel problemleri başlıca 5 grupta toplanabilir:

1. Evsel, endüstriyel ve tehlikeli katı-sıvı atıkların ve NO2 ve CO2 gibi gaz emisyonlarının sebep olduğu, kendini en çok hava ve su kirliliği, asit yağmurları ve kentlerin çevresinde biriken çöp depolama alanlarıyla gösteren çevresel kirlilik.

2. Gürültü ve görsel bozulmayla kendini hissettiren , doğal ve kültürel , değerli peyzaj alanları üzerindeki baskı neticesinde bozulması.

3. Su ve enerji temini, kanalizasyon ve arıtma yetersizlikleriyle kendini gösteren kentsel teknik altyapı yetersizlikleri.

4. Gecekondulaşma, kontrolsüz büyüme, saçaklanma veya aşırı yoğunlaşma neticesinde kentsel alanda toprak erozyonu; yeşil alanların, tarım-topraklarının, otlaklar-meraların ve ormanların işgali; sulak alanların, yer altı ve yerüstü sularının ve kıyı kaynakların rekreasyonel baskılar ve aşırı kullanıma maruz kalması gibi durumlarla örneklendirilebilecek doğal kaynakların tahribatı.

5. Sürekli artan kentsel ihtiyaçlar ve yükselen standartlar nedeniyle (artan su, enerji ve rekreasyon ihtiyacı gibi) kentlerin çevresel kaynaklar itibarıyla kendi kendine yeterliliklerin giderek azalmasıdır.

Yaşanan çevre sorunları ve doğal kaynakların yok olması, kentlerde yaşayan toplumların yaşam kalitelerini düşürerek, sadece ekolojik değil psiko-sosyal sorunlara da yol açmıştır. Stres, düşük verimlilik, motivasyon eksikliği, güvenlik kaygıları bugün kent insanında sıkça rastlanan sorunlar haline gelmiştir. Oysa çevre sorunlarına duyarlı olarak yapılan ekolojik planlamalarla oluşturulan sürdürülebilir kentlerde, gerek doğal kaynaklarda gerekse kent insanın üzerindeki baskılar azalacak, daha yaşanabilir şehirler ortaya çıkacak, kent yaşamı daha cazip hale gelecektir.

Bu bağlamda kentlerin sürdürülebilirliğinin sağlanmasında bir takım ilkeler çerçevesinde hareket edilmelidir. Tunçer (1994)’in
yaklaşımıyla, sürdürülebilir bir şehir merkezini belirleyen başlıca ilkeler şöyle özetlenebilir:

1. Mikroklimatik Verilerin En Etkin Şekilde Kullanılması: Güneşlenme, rüzgar yönleri, ısı, radyasyon vb. nin planlama, şehirsel tasarım, mimaride etkin bir şekilde, enerji tasarrufu sağlayacak şekilde kullanımı.

1.1. Enerji ve Maddesel Sakınım: Merkezi iş alanına ulaşmada, iç dolaşımında, merkezi iş alanlarının aydınlatma/ ısıtma/havalandırma vb. mikroklimatik ortamının (çevre/yapı ölçeklerinde) tasarlanmasında enerjinin minimum kullanımını sağlayacak düzenlemelerin yapılması.

1.2. Enerji ve Atıkların Geri Kazanılması: Merkezi iş alanları içinde kullanılan elektrik, güneş, doğal gaz vb. enerjinin geri dönüşümüne ilişkin teknolojiler, atıkların (katı/sıvı çöp, katı sıvı biyolojik atıklar vb.) yerinde ayrıştırılması, geri kazanım teknolojilerinin kullanımı.

1.3. Enerji ve Maddesel Kaynakların Geliştirilmesi: Güneş enerjisinin yapılarda ısıtmada, aydınlatmada kullanımı; bio-mass enerji, elektrik , alkolle çalışan çevre dostu araçların merkezi iş alanlarında kullanımı; atıkların ısınma/yakıt olarak kullanımı; geri kazandırılabilir atıkların (kağıt, cam, metaller, kimyasallar vb.) ayrıştırma tesisi kurularak geri kazandırılması, alanda mevcut yapı stokunun olabildiğince ekonomik ömrü dolana kadar kullanımı, daha sonra malzemesinden azami yararlanılması vb.

2. Topografik Verilerin En Etkin Şekilde Kullanılması: Araziden kaynaklanan altyapı, üstyapı sorunlarının minimize edilmesi. Jeolojik yapı ve toprak kabiliyetinin değerlendirilmesi. Yapı inşaat alanında yer alan verimli toprakların yeşil alanların içlerine taşınarak değerlendirilmesi.

3. Doğal Kaynakların En Etkin Şekilde Kullanılması : Günümüzde mevcut bitki örtüsü, akarsu, flora , fauna vb. doğal kaynakların değerlendirilerek geliştirilmesi. Kişi başına düşen merkezi iş alanları içi yeşil standartlarının olabildiğince  arttırılması, meydanlar/alanlar/yapı içlerindeki yeşil oranının yüksek tutulması.

3.1. Bitki Örtüsünün Değerlendirilmesi: Varolan bitki örtüsünün planlamada geliştirilerek kullanımı, yöreye özgü bitki türlerinin araştırılması, parklar, açık, kapalı mekanlarda kullanımıdır.

Ekolojik planlama sistemi, sürdürülebilir bir şehir merkezini belirleyen tüm bu ilkelerin gerçekleştirilmesinde, çevre sorunlarının önlenmesinde ve kaynakların korunmasında kullanılması gereken öncelikli planlama eylemidir.

Planlama eylemi, bireysel ve toplumsal veya özel ve tüzel olmak üzere nitelik ve nicelik bakımından birbirinden farklı düzeylerde görülmektedir.

Ekolojik planlama fiziksel planlamanın temel bölümlerinden biri olan genel anlamda ekolojik hedeflere yönelik fiziksel (mekan) düzenlemeye ilişkin planlamadır. Bu planlamanın başlıca amacı; tüm ve özel fiziksel planlamayı toplum için doğal ve yapay çevrenin optimum ve sürekli verimliliğini arttırmaya yöneltmektedir. Yerinde bir deyimle özel plan hedeflerini (fiziksel yapıya ilişkin tüm istekleri), tamamlayıcı planlama olarak ekolojik planlamayla ekolojik-strüktürel süzgeçten geçirmektir.

Ekolojik planlama sistemi, çevre sorunları daha ortaya çıkmadan engelleyerek, yaşanacak mekanların bu doğrultuda düzenlenmesini öngörür. Bu planlama yaklaşımında öncelikli olarak doğal-yerel kaynaklar tespit edilerek, kullanımlar ve yerleşkeler bu kaynakların özellikleri göz önünde tutularak düzenlenir. Hedef, kaynağın yapılan planlamayla baskı altında tutulması değil, kaynağa göre planlama yapılarak, kullanımların doğurduğu zararlanmalardan korumaktır.

Ekolojik planlama entegre bir planlama sistemidir. Bu sistemde; tek bir kullanımın lokal bir alanda yaptığı etkiler değil, daha büyük ölçeklerde kullanım gruplarının hedef alandaki etkileri incelenerek, alan kullanım kararları alınır. Ekolojik planlama sisteminde doğal, yapay, sosyal tüm kaynaklar gözetilir. Yenilenebilir kaynakların rejenerasyon potansiyeline göre, yenilenemeyen kaynaklar için ise ikame prensibine göre kullanımlar getirilir.

İlk prensip, potansiyel kaynakların envanterlerinin doğru tespit edilmesidir. Böylelikle sahip olunan doğal servetler tümüyle ortaya çıkarılarak, uygun kullanım tespiti yapılabilir. İkinci etap ise kullanıcıların veya getirilmek istenen kullanımın yapısının irdelenmesidir. Sosyal, ekonomik, psikolojik ve ekolojik tüm beklentiler analiz edilerek, uygun alan kullanım kararları alınır. Bu şekilde hazırlanan ekolojik planlamaların sonucunda, hedef alanlara uygun kullanımlar getirilirken, doğal çevre korunarak uygun görülen kullanımlardan maksimum verim elde edilir. Bu sadece ekonomi ve ekoloji arasında kurulan bir ilişki değildir. Bu dengeler sağlanırken kullanıcıların psikolojik yapıları da pozitif yönde etkilenir. Çünkü tüm aktiviteler uygun yerlerde gerçekleştirilmekte, doğal yapı korunmakta ve arzu edilen sosyo-ekonomik düzeye doğru ilerlenmektedir.

Peyzaj Mimarlarının Sürdürülebilir Kentlerin Oluşturulmasındaki Rolü

Sürdürülebilirlik kavramı, çevreye duyarlı tüm yaklaşımlarda olduğu gibi ekolojik planlama yaklaşımına da temel oluşturur. 1970’lerde çevre kirliliğinin önlenmesi kavramı ile başlayan tartışmalar, sürdürülebilir kalkınma tartışmaları ile devam etmiş ve özellikle son yıllarda ekolojik yaklaşımlar ve ekolojik açıdan duyarlı planlama kavramları yaygın bir kullanım alanı bulmuştur.

Kontrolsüz nüfus artışı, yaşanan göçler, sanayileşme ve paralelinde gelişen çevre kirliliği, doğal kaynakların savurganca tüketimi, tüm topluluklarda sıkıntılar yaratarak, gelecekle ilgili kaygılar yaratmıştır. Özellikle kentlerde bu baskılar daha şiddetli gerçekleştiğinden, yoğun olarak hissedilir olmuştur.

Günümüzdeki ve gelecek kuşakların yaşantısını etkileyecek bu durum karşısında, özellikle son yıllarda, konuyla ilgili pek çok bilimdalından uzmanlar, politikacılar ve yerel yöneticiler soruna çözümler bulabilmek için çalışmaktadır. Bu bilim dalları arasında şehirlerin şekillenmesinde önemli roller oynayan, “Şehir Planlama”, “Mimarlık”, “Peyzaj Mimarlığı”, “Altyapı Mühendisliği”, “Çevre Mühendisliği” vb. bilim dalları da, uluslar arası bir anlayış olan “Sürekli ve Sürdürülebilir Gelişme” temeli üzerinde çalışmalar yapmaya başlamışlardır.

Peyzaj Mimarlığı doğa, planlama ve tasarım kavramlarını sistematik bir yapı içinde inceleyen; sanat, bilim, mühendislik ve eknolojiyi bir araya getirerek, alan kullanım kararlarına yönelik olarak, doğal ve kültürel kaynakların doğru biçimde değerlendirilerek, ekolojik-ekonomik- işlevsel, dolayısıyla sürdürülebilir olarak planlanması ve yönetimi ve alan tasarımı ile uğraşan bir meslek disiplinidir.

Bu çerçeveden baktığımızda sürdürülebilir kentlerin kaçınılmazları olan, çevre koruması, ekosistem ve kaynakların analizleri ve yönetimi, kırsal ve kentsel mekanların planlanması, çevresel etki değerlendirme çalışmalarının koordinasyonu; rekreasyonel alanların, kültürel alanların, kentsel açık mekanların, yaya bölgelerinin, karayolları,endüstriyel ve tarım alanlarının planlama ve tasarımları ile alan kullanım kararlarına yönelik tüm çalışmaların, peyzaj mimarlarının görevleri arasında olduğu görülmektedir.

Doğal kaynakları iyi yorumlayan peyzaj mimarlarına özellikle ekonomi-ekoloji dengesinin oluşturulmasında yüklü görevler düşmektedir. Ancak karşılaşılan en önemli sorun, sürdürülebilir kentlerin oluşturulmasında yüklenilen bu görevlerin sınırlarının tam olarak çizilmemiş olması ve yasal yükümlülüklerle desteklenmiyor olmasıdır. Bu nedenle meslek grupları arasında yetki paylaşımları tam olarak yapılamamakta, dolaysıyla ulaşılmak istenen hedeflerde görev karmaşasından doğan açık noktalar kalmaktadır.

Sonuç ve Öneriler

Toplumların ekonomik beklentileri, ekolojik devamlılık ve eşitlikçi yaklaşım talepleri göz önüne alındığında yaşama alanlarından da aynı beklentiler içinde bulundukları görülmektedir. Amaç yaşam kalitesini yükseltmek ve sonraki nesillerde de devamlılığı sağlamaktır. Bu talepler ancak ekolojik yapılar gözetilerek yapılan ekonomik planlamalarla karşılanabilir.

Kirletilmemiş sağlıklı bir çevreye sahip, istihdam, güvenlik ve sağlık hizmetlerinde sorunları bulunmayan, kültürel dokusu korunmuş, kaliteli fiziksel ve mimari yapılı, dolaşım sistemleri sağlıklı işleyen ve rekreatif aktivitelere olanak sağlayan yerleşkeler, sürdürülebilir sistemlerdir. Bu prensiplerle oluşturulan sistemler planlama safhasından itibaren kullanım aşaması ve de sonrasında bu özelliklerini devam ettirirler.

Bu gün sürdürülebilir kentlere doğru yapılanma kaçınılmazdır.

Bu nedenle;
• Doğal ve kültürel kaynakların envanterleri çıkarılmalı ve belirli sürelerde tekrarlanarak değişimler takip edilmelidir.

• Yerel kalkınma modelleri desteklenerek, büyük kentler göçler engellenmeli, var olan sorunlar daha fazla arttırılmamalıdır.

• Ekoloji-ekonomi dengesi çok iyi kurulmalı, kısa vadeli çıkarlar için uzun vadede etkili zararlar meydana getirilmemelidir.

• Ulaşım, üretim gibi atık miktarının yüksek olduğu aktivitelerde, çevre dostu enerjilerin kullanımı desteklenmelidir.

• Üretim sonrası atıkların minimizasyonu ve geri dönüştürülmesine yönelik teknolojiler geliştirilerek endüstriyel organizasyonlarda kullanımı teşvik edilmelidir.

• Kent dokusu içinde yer alan açık yeşil alanlar artırılmalı, yeşil dokunun oksijen üretimi, toz ve egzoz gazlarının bertarafı, gürültüyü mas etme özelliği gibi etkilerinden yararlanılmalıdır.

• Biyo-çeşitlilik korunarak, doğal ekosistemlerin devamlılığı sağlanmalıdır.

•  Yerel Gündem 21 gibi organizasyonlar desteklenerek, yaygınlaştırılmalı; halkın katılımı sağlanarak, sorumluluklar paylaşılmalıdır.

•  Planlamalar kullanımlar başladıktan sonra değil, daha öncesinde yapılmalı, kontrollü gelişim sağlanmalıdır.

• Tarımsal alanlara gereken önem verilmeli, sanayileşme ve kimyasal ilaçlamaların etkisiyle ortaya çıkan zararlar ve verim düşüklüğü engellenmelidir.

• Sürdürülebilir kentlerin oluşturulmasında görev alan tüm meslek gruplarının görevleri ve sınırları çizilmeli, bu sorumluluklar yasalarla desteklenmelidir.

Bu beklentilere ulaşılmasının en çabuk ve en doğru yolu, toplumun tüm kesimlerinin yardım ve desteğinin alınmasıdır. Tüm meslek grupları gibi peyzaj mimarları da yüklenecekleri sorumluluklarla, hedeflenen beklentilere ulaşılmasında ivmeyi arttırıcı rol oynayacaklardır. Bu ivmeyle, kısa zamanda daha yaşanabilir mekanlar oluşturulurken, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine yaklaşılacak, bu sayede sosyal refah düzeyi yükselecektir.

Sonuç olarak, ekonomik-ekolojik hedeflere ulaşılmış, toplumsal refah düzeyi yüksek, gelecek nesillerin de menfaatlerini gözeten mekansal organizasyonlar olan sürdürülebilir kentlerin en kısa zamanda hayata adaptasyonu, sürdürülebilir kalkınmanın temininde öncelikli hedeflerden olmalıdır.

 

kaynak: Aslı ATIL, Bahriye GÜLGÜN, İsmail YÖRÜK/Ege Üniv. Ziraat Fak. Derg., 2005

 

Sürdürülebilir Kentler ve Peyzaj Mimarlığı

Sürdürülebilir kalkınmanın geçekleştirilmesinde kentlerin oynadığı önemli rolün ortaya çıkması, “Sürdürülebilir Kent” kavramını hayatımıza sokmuştur. Sürdürülebilir kentler, değişim ve gelişimin devamlılığını sağlamak amacıyla sosyoekonomik çıkarların çevre ve enerji ile ilgili kaygılarla uyumlu hale getirildiği kentlerdir. Kentlerin ekonomik gelişmede bir merkez oluşturmalarının ötesinde, doğal
kaynakların başlıca tüketicileri; kirlilik ve atıkların esas üreticileri oldukları göz önüne alındığında, sürdürülebilirlik konusunda bulunduğu kritik durum ortaya çıkmaktadır. Sürdürülebilirlik kavramı, doğal ve kültürel kaynaklardan en verimli şekilde yararlanmayı öngörmekte, bu nedenle ekolojik planlama kavramını, kent planlanmasının kaçınılmaz bir unsuru haline getirmektedir.

Bu çerçevede, peyzaj mimarlığı mesleğinin sürdürülebilir kentlerin oluşturulmasında etkin olduğu noktalar belirlenmeli; ekoloji-ekonomi dengesini koruyan, insana layık, yaşam kalitesini yükseltmeyi hedefleyen kentsel mekanların oluşturulmasında peyzaj mimarları da üzerlerine düşen görevlerde aktif rol almalıdırlar.

Tarih boyunca gelişimi ve ilerlemeyi hedef edinmiş insan, artan gereksinimler ve teknolojik gelişmeler sonucunda daha konforlu
ve daha güvenli bir yaşam sürmek için hem kendisini hem de çevresini sürekli geliştirmiş ve değiştirmiştir. Her geçen gün, ilerleyen
teknolojiyle beraber yeni keşif ve ürünler günlük hayatımıza girmiş, başta lüks tüketim olarak görülen ürünler bile günlük yaşamımızın kaçınılmazları haline gelmiştir. Her yeni ürünle, yeni iş alanları açılmış, ekonomik yapı da bu gelişmelerden olumlu yönde etkilenmiştir.

Ancak teknolojik gelişme olumlu etkilerin yanı sıra çevre kirliliği ve hammadde kaynaklarının tüketilmesi gibi sorunları da beraberinde getirmiştir. Kaynaklar savurganca, hiç tükenmeyecekmiş gibi kullanılmış, doğa rejenerasyon özelliğine rağmen baskıların yoğunluğu sonucunda kendini yenileyemez olmuştur. Meydana gelen kaynak eksikliği başta bu sorunun yaşanmadığı diğer alanlardan temin edilerek çözülmeye çalışılmış, ancak diğer alanlarda da aynı sorunların baş göstermesiyle sorunun globalliği ortaya çıkmıştır.

Kaynakların yanlış kullanılarak tüketilmesi ve çevre kirliği sorunlarının evrenselliğinin anlaşılmasıyla beraber, tamirinin ve yerine konulmasının bir sürece bağlı olduğu fark edilmiş, bu günün sorunlarının gelecek nesillerde de etkin olacağı anlaşılmıştır. Böylelikle vakit kaybetmeden çözüm aranması gerektiği ve bu çözümlerin derhal hayata geçirilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır.

Tüm bu sıkıntılar, değişik ülkeleri bir çatı altında toplayarak çalışma yapmaya ve çözüm önerileri üretmeye itmiştir. Bu amaçla Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonu kurularak çalışmalara başlamıştır. Amaç, ekonomik girdilerin arttırılması ve bunu gerçekleştirirken kaynakların korunarak, çevreye yapılan baskıların minimuma indirgenmesi olmuştur. Sürdürülebilirlik kavramı tüm bu çalışmaların sonucunda ortaya çıkan yeni bir düşünce sistematiği biçimi kazanmıştır.

Sürdürülebilirlik kısaca, verimliliğin optimal koşullarda uzun yıllar boyunca devamlılığının sağlanması olarak tanımlanabilir. Kavram ilk olarak kalkınma kavramı ile beraber kullanılarak hayatımıza girmiş, sürdürülmesi gerekenlerin neler olması gerektiğine dair genel bir çerçeve çizmiştir. Ancak bütünün sürdürülebilirliği için, oluşturan öğelerin de sürdürülebilir olması gerektiği düşünülerek, kavramın çerçevesi ve ölçeği küçültülerek, yerel yapılarda, hatta obje bazında sürdürülebilirlik aranır hale gelmiştir.

Bu gün yeryüzündeki nüfusun yaklaşık % 50’sinin kentlerde yaşadığı gerçeği ve arta kalan alanlarda da kentlerin neden olduğu etkiler göz önüne alındığında, kavramın en etkili olduğu kısmın, insançevre-ekonomi ilişkilerinin en yoğun olduğu bileşkeyi imgeleyen kentler olduğu önemle ortaya çıkmıştır.

Kentlerin sürdürülebilirliğinin sağlanmasıyla, sadece yaşanan çevre sorunlarına çözüm getirmekle kalınmayıp, mevcut nüfusun yaşam kalitesinin artması ve gelecek nesillerin de yaşamlarını rahatlıkla sürdürebileceği yaşanabilir mekanların ortaya çıkması gerçekleşecektir. Amaç, bugün ve gelecekte yaşanabilir kentler oluşturmak ve insan-doğa-ekonomi üçgenini en sağlıklı şekilde kurmak olduğunda, doğal kaynakları en iyi tanıyan ve sağlıklı kullanımlar oluşturulmasını öngören meslek gruplarının sürdürülebilirlik kavramının kentlere adaptasyonunun da aktif rol alması gerektiği açıktır. Alan kullanım kararlarının doğru alınmasında, özellikle de peyzaj ve ekolojik planlamalarda peyzaj mimarlığı meslek grubunun söz sahibi olması, sürdürülebilir kentler yaratılmasında önemli ve işlevsel bir gereksinimdir.

Sürdürülebilirlik Kavramı ve Sürdürülebilir Kentler

20. Yüzyılın en önemli kavramlarından biri olan sürdürülebilirlik kavramı ilk olarak Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonunca Brundtland raporunda kalkınma ile bütünleştirilerek “Bugünün gereksinmelerini, gelecek kuşakların gereksinmelerinin karşılanma yeteneğinden ödün vermeden karşılayan kalkınma” olarak tanımlanmış, en yalın ifadeyle, çevre, kalkınma ve ekonomi üçgenindeki ilişkilerin belirleyicisi olmuştur.

Sürdürülebilirlik, devamlılık arz eden toplumsal, ekonomik veya ekolojik herhangi bir sistemin fonksiyonlarının kullanılan kaynakları bozmadan ve tüketmeden aralıksız olarak devam etmesini öngören, yüksek verimliliği hedefleyen anahtar bir kavramdır. Kaynakların sınırsızmış gibi kullanımı ve plansız tüketilmesi, hem çevreyi atıklarla doldurarak yaşanmaz kılmış, hem de üretim için hammadde temini zorunluluğundan dolayı sıkıntı yaratarak sürdürülebilirlik kavramını gündeme getirmiştir. Bu sorunların sağıtımı özelliğinden dolayı sürdürülebilirlik, kısaca, kalkınma ile çevre ve doğal kaynaklar arasındaki entegrasyon olarak tanımlanabilir.

Sürdürülebilir kalkınmada temel amaç, yaşam kalitesini yükseltirken çevre ile entegre olmuş politikaları kullanarak hedeflenen sosyo-ekonomik düzeye erişmektir. Sürdürülebilirlik perspektifiyle, planlama, ekonomi ve ekoloji çevrelerinde yeni bir akım ortaya çıkmış ve kavram büyük ölçeklerden obje düzeyine kadar gelişimi ve değişimi hedefleyen bir ölçüt haline gelmiştir.

Kentlerin sürdürülebilirliği, toplumların sürdürülebilirliği olarak tanımlanabilir. İnsan toplulukları , yaşadıkları mekandan birebir
etkilenmekte,aynı zamanda etkilemektedir. Kentlerin sürdürülebilirliğinin sağlanması, kentlerde yaşayan ve gelecekte yaşayacak olanların yaşam kalitelerinin yükselerek, devamlılığın sağlanmasıdır. Sürdürülebilir kentsel gelişim, sürdürülebilir toplumsal kalkınmayla paralel olarak düşünülmelidir.

VanGeenhuisen ve Nijkamp’ün yaklaşımıyla sürdürülebilir kentler; “süreklilik içinde değişimi sağlamak amacıyla sosyo-ekonomik çıkarların çevre ve enerji ile ilgili kaygılarla uyumlu hale getirildiği kentler” dir.

Sürdürülebilir kentsel gelişim ve sürdürülebilir toplumsal kalkınmanın paralelliği yapılan tanımlarda da açıkça görülebilmektedir.
“Sürdürülebilir toplumsal kalkınma; ekonomi, ekoloji ve eşitlik kavramlarından oluşan bu üç “E” arasındaki bağıntılara saygı duyarak, kalkınma tercihleri yapma yeteneğidir.

Ekonomi: Ekonomik aktiviteler, ortak çıkarlara hizmet etmeli, kendi kendini yenileyebilmeli ve yerel servetler oluşturarak, güven
ortamı yaratmalıdır.

Ekoloji: İnsanlar doğanın bir parçasıdır, doğada da sınırlar vardır ve topluluklar doğal serveti korumaktan ve oluşturmaktan
sorumludurlar.

Eşitlik: Tüm aktivite, faydalanma ve toplumsal karar verme sürecine katılımda fırsat eşitliğidir”

Sürdürülebilir kentler ve kasabalar olarak tanımlanan sürdürülebilir topluluklar, uzun vadede sağlıklı adımlar atılmasını öngörür. Sürdürülebilir topluluklar konumsal olarak güçlü eğilimlere sahiptir. Ticaret hayatı, çevreciler, sivil örgütler, resmi kurumlar ve dini organizasyonları içeren, toplumun tüm anahtar sektörleri tarafından aktif biçimde desteklenen vizyona sahiptirler. Özgün değerler üzerine inşa edilmiş, yenilikçi bir tavırları vardır. Bu topluluklar, sağlıklı ekosistemlere önem verirler, kaynakları verimli kullanırlar ve yerel bazlı ekonomilerin desteklenmesini ve sahip çıkılmasını aktif olarak desteklerler. Somut sonuçlarla ödüllendirilen, gönüllü yayılıma sahip tutumlar arz ederler. Ticari yapılar ve yönetimlerle yapılan ortaklıklar ve kar gözetmeyen organizasyonlar yaygındır. Bu topluluklarda kamusal müzakereler, çekici, geniş kapsamlı ve yapıcıdır. Geleneksel toplulukların kalkınma yaklaşımlarından farklı olarak, sürdürülebilirlik stratejileri; tüm topluluğu (sadece belirli çevreler yerine), ekosistemin korunmasını; anlamlı ve geniş tabanlı halk katılımını ve ekonomik özgüveni hedeflemektedir.

kaynak: Aslı ATIL, Bahriye GÜLGÜN, İsmail YÖRÜK/Ege Üniv. Ziraat Fak. Derg., 2005

Çatı Bahçeleri ve Kent Yaşamındaki Yeri

Kaliteli bir kent yasamı binalar, yollar ve yesil alanlar arasındaki dengeli bir dağılımın sonucudur. Kent içerisindeki yesil alanların farklı kullanım türleri, yesil alanların islevleri, büyüklükleri ve hizmet alanları kentsel yasam kalitesi içerisindeki etkisini ortaya koymaktadır. Ancak büyük sehirlerde hızla artan nüfusun konut ihtiyacının karsılanması, özellikle sehir merkezleri ve yakın çevrelerindeki yesil alanların azalmasına yol açmaktadır. Sehirlerde arsaların emlak değerlerinin yüksek olması ve artan nüfusun yesil alan ihtiyacının karsılanması nedeniyle büyük sehirlerde binalarda atıl durumdaki mekanların değisik fonksiyonlarla kullanılması, teras yada çatıların çok amaçlı kullanımı yaklasımıyla çatıların yesil alan olarak büyük bir potansiyel teskil ettiği ortaya çıkmıstır. Yüzyıllardır insanlar gerek ekolojik gerekse estetik amaçlarla çatı ve teras bahçelerini kullanmaktadırlar. Çatı ve teras bahçeleri günümüzde kent insanına çok yakınlarında ulasabilecekleri yesil bir alan sağlamanın yanı sıra insanları dıs çevrenin olumsuz kosullarından da koruyabilen birer mekan olarak önem kazanmıstır. Çatı bahçelerini hem bina düzeyinde yesil alanlar hemde kent ünitesi düzeyinde yesil alanlar sınıfında değerlendirmek mümkündür. Bina düzeyinde çatı bahçelerine bakıldığı zaman; üzerinde çatı bahçesi bulunan bir binada çatı sisteminin ömrü uzamakta, ısı dengesi düzenlenmektedir. Kent ünitesi düzeyinde ise binalardaki çatılarda yesil alanların yaratılması, sehirdeki asırı sıcaklık etkilerini, yüzeysel akısı ve su kalitesini düzenlemektdir.

Büyük sehirlerde hızlı nüfus artısına bağlı olarak binalara olan ihtiyaç da artmaktadır. Bu durum sehir içinde ve yakın çevresindeki açık alanların ve yesil alanların azalmasına sebep olmakta ve kent içindeki arsaların fiyatları da artmaktadır.

Günümüz kentlerinde az katlı binalar ve müstakil bahçeli evler yerine çok katlı binaların yapıldığı görülmektedir. Büyük kentlerde bu durum daha hızlı gelismektedir. Kent merkezlerinde ve yakın çevrelerinde yapılan aktif ve pasif yesil alanlar ve konut düzeyindeki yesil alanlar halkın rekreatif ihtiyacını karsılamak için yeterli olamamaktadır. Yesil alan ve açık alanların gittikçe azaldığı kent ortamında sehir halkının yesil alanlara olan ihtiyacı planlanmıs çatı ve teras bahçeleri ile karsılanmaya çalısılmaktadır. Çatı ve teras bahçeleri kent içinde yarattıkları sağlıklı ve kaliteli kentsel çevreler nedeniyle yasamsal öneme sahiptirler.

Çatı ve teras bahçeleri kent içindeki aktif ve pasif yesil alanların yerini alamaz. Ancak; kent içindeki binaların yasanabilir olmasını sağlayarak aynı zamanda kuslar ve kelebekler için de yasam ortamı olustururlar. Çatı ve teras bahçelerini sadece bitkilendirilmis alanlar olarak kabul etmek doğru değildir. Bina düzeyinden kent düzeyine kadar olan yerlesim alanlarında yer alan çatı ve teras
bahçeleri kent ortamında sosyal iletisiminde sağlandığı ortak mekânlardır. Geçmisden günümüze insanlar gerek ekolojik gerekse estetik amaçlarla çatı ve teras bahçelerini tasarlamıs ve kullanmıslardır. Çatı ve teras bahçeleri bina düzeyinde insanların rekreatif ihtiyaçlarını karsılayan yesil alanlar olmalarının yanısıra tarihsel süreç içerisinde kimi zamanlar gösteris sembolü kimi zamanlarda insanları fiziksel çevre sartlarının olumsuzluğundan koruyan mekânlar olmuslardır.

ÇATI BAHÇELERİNİN İSLEVLERİ

ÇATI BAHÇELERİNİN TOPLUMSAL İLETİŞİMİ SAĞLAMA İSLEVLERİ

Çatı bahçeleri, bina düzeyinde yesil alan yaratma özelliği ile kentsel öneme sahip alanlardır. Çatı bahçeleri toplumsal rolü yüksek olan ortak kullanım mekanları olarak kabul edilebilinmektedir. Çünkü çatı bahçelerinde farklı insanların karsılasması, tanısması, konusması, kentsel yasamı paylasması mümkün olabilmektedir. Çatı bahçelerini sosyal ihtiyaçların karsılanması ve sosyo-kültürel süreklilik ve gelismenin sağlanması açısından, toplumsal iletisimin gerçeklestiği kültürel odak noktaları olarak da sınıflandırmak mümkündür.

ÇATI BAHÇELERİNİN EKONOMİ İŞLEVLERİ

Yenileme Maliyetinde Azalma

Günes ısığının UV ısınlarından daha koruyucu olması nedeniyle çatı bahçelerinde su yalıtım sisteminin ömrü çok uzun süreli olmaktadır.

Isınma Maliyetinde Azalma

Çatı bahçelerinde yapılan bitkisel düzenlemenin temelini olusturan toprak ısı yalıtımına olumlu yönde katkıda bulanan bir malzemedir. Bu sebeple çatı bahçesi uygulanan binalarda enerji maliyetlerinde düsmeler ortaya çıkmaktadır. Çatı bahçeleri aynı zamanda binayı günese karsı yüksek sıcaklıktan koruyarak, çatı sistemlerinin ömrünü de uzatmaktadır.

Drenaj Maliyetinde Azalma

Çatı bahçelerinde yağıs sularının önemli bir miktarı buharlasma nedeniyle tekrar doğaya dönmektedir. Doğaya dönüs sebebiyle drene edilecek su miktarında azalma olusmakta ve su miktarındaki azalma ise drenaj sistemindeki maliyeti azaltarak sehir kanalizasyon sistemindeki yükü düsürmektedir.

ÇATI BAHÇELERİNİN EKOLOJİK İŞLEVLERİ

Toz ve Duman Seviyelerinde Azalma

Çatı bahçeleri sahip oldukları bitkisel elemanlar yardımı ile havadaki toz ve diğer kirletici ve zararlı maddeleri absorbe eder. Havanın içindeki tehlikeli karbondioksit gazını emerek dısarıya oksijen gazını verir. Kentin mikro klimasını olumlu yönde etkiler.

Gürültü Seviyesindeki Azalma

Çatı bahçelerinde bitkisel düzenleme için kullanılan toprak ve bitki materyalinin kendisi ses yutuculuk özelliğine sahiptir. Bu nedenle hem bina içinde hem de bina yakın çevresinde meydana gelen gürültüyü azaltma islevi vardır.

Bitki ve Hayvanlar İçin Doğal Yerlesim

Çatı bahçeleri sehirlerde doğal yasam açısından büyük öneme sahiptirler. Büyük sehirlerde doğal habitatlar yok denecek kadar azdır. Bu sebeple bina düzeyinde yaratılan çatı bahçeleri kent içerisindeki yesil miktarını artırıp kisi basına düsen yesil alan miktarını da arttırırken aynı zamanda sehir içindeki habitatı ve bio-çesitliliği korumaya da yardımcı olurlar. Çatı bahçeleri “steril kentsel çevre” içinde, adeta bir vaha yasamını ortaya koyacak isleve sahiptirler. Binaların çatılarında tasarlanan bahçeler kuslar, arılar, kelebekler ve diğer böcekler için yer seviyesinden daha çekici olmaktadır.

ÇATI BAHÇELERİNİN REKREATİF (REKREASYON ) İŞLEVLERİ

Çatı bahçeleri aktif ve pasif rekreasyon imkanını sağlarlar. Yarattıkları rekreasyon imkanı ile doğayla dengeleyici ve stres dolu sehirlerde insan psikolojisi üzerinde olumlu rol oynayarak rahatlatıcı ve dinlendirici bir ortam yaratırlar. Çatı bahçelerinde dinlenme alanları, oyun ve spor alanlarına da yer verilerek kullanıcının rekreatif ihtiyaçları karsılanmıs olur. Çatı bahçelerinde kullanılan bitkilerle kullanıcının algılaması kontrol altına alınarak; kullanıcının duygusunu, gördüklerini, isittiklerini ve hissettiklerini kontrol ederek değistirmek de mümkündür.

ÇATI BAHÇELERİNİN TASARIMI

Bir binada çatı bahçesinin yapılacağına binanın projelendirme asamasında karar verilmesi gerekmektedir. Çünkü binanın bulunduğu yerin mikroklimatik kosulları, binanın çatı alanı ve binanın niteliği (otel, ofis, konut v.s.) gibi özellikler, tasarım asamasında tasarımcıyı yönlendirecek ve tasarımcının, çatının teras mı yoksa eğimli mi olması gerektiğine karar vermesine yardımcı olacaktır. Çatı bahçesi yapılacak binanın çatı tipleri uygulanacak sistemler açısından önem tasımaktadır. Genellikle normal bir kırma çatı, düz bir çatı ve eğimli bir çatıda çatı bahçesi tasarlanabilir. Ancak %36 eğimi asan alanlarda özel önlemler alınması gerekmektedir. Çatı bahçeleri, genellikle %2 eğimli akıntıya sahip, iyi sekilde yalıtılmıs düz çatılara uygulanmaktadır. Düz çatıların performansı ve ömrü, su yalıtımı ve ısı yalıtımı tabakalarının konumu dahil birçok faktöre bağlıdır. Çatı bahçeleri tasarlanırken çatı alanının büyüklüğü dikkate alınmalıdır. Çatı bahçelerinin tasarımı yapılırken çatının tasıyabileceği yük hesaplandıktan sonra m²’ye düsen ağırlık göz önünde bulundurularak tasarım yapılmalıdır. (Bu hesaplamalarda yağmur ve kar yağıslarının ağırlığı, bitki toprağının kuru ve suya doymus hallerinin ağırlığı, insanların kullanıma açık olacaksa, insan yoğunluğu da değerlendirilmelidir ). Yeni yapılarda çatı, bahçe tasarımının öngörülen yükünü tasıyabilecek sekilde tasarlanabilir, eski yapılarda tasıyıcı elemanların kuvvetlendirilmesi ile m²’ ye düsen yük miktarı arttırılabilir.

Çatı bahçelerinin tasarımı yapılırken bölgenin makro ve mikro iklim kosulları ( günes, yağmur, rüzgar, sıcaklık ), çatı bahçesinin bakacağı cephe ( kuzey, güney, doğu, batı ) ve çatı bahçesinin fonksiyonu ve islevi, çatı bahçesinin kullanım yoğunlukları dikkate alınmalıdır. Peyzaj mimarı çatı bahçelerinin tasarım asamasında binanın yapısal analizlerinin yapılmasında insaat mühendisi veya mimardan yardım almalıdır. Burada amaç çatının farklı yerlerindeki ağırlık miktarının hesaplanmasıdır.

ÇATI BAHÇELERİNDE BİTKİSEL TASARIM

Çatı bahçelerinin bitkisel tasarımında iki türlü bitkilendirme tasarımı söz konusudur. Bitkilendirme biçimleri “Entansif bitkilendirme” ve “Ekstansif bitkilendirme” olarak isimlendirilir. Alanın özelliklerine uyacak karma bitkilendirme sekilleri de uygulanabilir. Çatı bahçelerinde yapılacak gerek entansif bitkilendirme gerekse ekstansif bitkilendirmenin basarılı olabilmesi için yeterli drenaj, yeterli su ve bitki gelisimi için yeterli ortamın sağlanmıs olması gerekmektedir.

Entansif Bitkilendirme

Entansif bitkilendirmelerde çim, yer örtücü, ağaççık ve ağaçlardan olusan bitkilendirme söz konusudur. Entansif, kelime anlamı olarak yoğun anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu tip bitkilendirmeler, sıklık olarak çok yoğun olmasa da toprak kalınlığı, kullanılan bitki türleri yada kullanılan sistemler olarak yoğundurlar. Entansif çatı bahçelerinde, bitkinin gelisimi için uygun ortamın sağlanması ağacın dikim çukuru boyutları ile iliskilidir. Dikim çukurunun alanı, ağacın büyüklüğü ve çesidine göre değisiklik gösterir.

Ekstansif Bitkilendirme

Ekstansif bitkilendirmelerde, yalnız bodur çalılar, tek yıllık yada çok yıllık yabani otlar ve çayır örtüsü kullanılmaktadır. Ekstansif, kelime anlamı olarak seyrek anlamına gelmektedir. Bu tip bitkilendirmeler, genelde alanı tamamen bitkiyle kaplayacak kadar sık bitkilendirmelerdir. Ancak gerek toprak kalınlıkları gerekse sistem olarak çok karmasık değildirler. Seçilen türler genellikle kuraklığa ve hatta zaman zaman su içinde kalmaya dayanıklı, rejenerasyon yeteneği yüksek, çok az bakım gerektiren, alçak boylu bitkilerdir. Bu türler, sığ ve az verimli topraklarda yasayabilen ve yatay yönde gelisen bitkilerdir. Ekstansif bitkilendirme ile olusturulan çatı bahçeleri dünyada “yesil çatı” olarak da adlandırılmaktadırlar. Bu tip bitkilendirmeler son dönemde oldukça rağbet görmektedir.

Sonuç olarak, günümüzde nüfusu hızla artan ve yesil alanları gittikçe azalmakta olan basda İstanbul olmak üzere bir çok büyük sehirlerde çatı bahçelerine olan ihtiyaç hızla artmaktadır. Çatı bahçeleri sehirlerde yüzeysel akısı dengeler. Kanalizasyona binen asırı yükü engeller. Binanın ısı dengesini düzenler. Sehirlerde sert yüzeylerin yarattığı asırı sıcaklıkları ya da diğer ekstrem iklim sartlarını düzenler. Çatı bahçeleri sahip oldukları ekolojik ve rekreatif islevleri ile sehirlerde doğal bir yasam alanı olusturmada ve sehir içinde kisi basına düsen yesil alan miktarının arttırılmasında önmeli rol oynar. Ancak çatı bahçeleri hiç bir zaman bir ormanın ya da doğadaki herhangi bir ekosistemin yerini alamaz Đstanbul kentinde yapılasmanın arttırılarak yesil alanların yok edilmesi ve yesil alanların yapılması gereken yerlerde ise yer alan binalarda çatı bahçeleri yapılarak kaybedilen yesil alanların kazanılmaya çalısılması doğru bir hareket olarak kabul edilebilinir. Sehir içindeki yesil alanların bütünlüğünün sağlanmasında yardımcı eleman olarak rol oynayan çatı bahçeleri sahip oldukları ekonomik, ekolojik ve rekreatif islevleri ile insan yasamında önemli rol oynarlar.

kaynak: Yrd. Doç. Dr. Yıldız AKSOY, Seda İÇMEK 

 

KENTSEL PEYZAJ TASARIMINDA AHŞAP MALZEME KULLANIMI-II

2.5.3 Ahşabın yanması 

Ahşabın diğer bir kusuru organik bir madde olması sebebiyle yanabilmesidir. İçinde bulunan karbon ve hidrojen havanın oksijeni ile birleşerek yanmaktadır. Ahşap sıcaklığı arttıkça yanabilen gazlar neşretmektedir. Bu gazların sıcaklığı 225 – 260 °C arasında iken bir alev yaklaşırsa odun tutuşur. Şayet bu gazların sıcaklığı 260 – 270 °C arasında ise yabancı alev olmadan da kendi kendine tutuşur. Ahşabın içerisindeki kimyasal maddeler tutuşma sıcaklığının değişmesine sebep olabilir, örneğin çıralı odun daha düşük sıcaklıklarda tutuşabilir. Ayrıca ahşabın özgül kütlesi ve yüzey kütlesi ( m2/kg ) tutuşma süresinde etkili olurlar. Özgül kütlesi ve yüzey kütlesi arttıkça ahşap daha zor, azaldıkça daha kolay tutuşur. Ahşabı inorganik maddeler gibi yanmaz hale getirmek mümkün değildir. Ahşap yapı elemanlarının kesitleri büyüdükçe yanmaları gecikir. Kalın kesitli ahşaplar geç yanar, fakat sivri köşeler daha çabuk yanar. Günlük yaşamda ahşabın oluşturduğu yanma tehlikesini önleyebilmek için amonyum tuzları ve boraks gibi kimyasal maddelerle işlem gördürmek suretiyle ahşabın tutuşma süresini uzatmak mümkündür. Yapılarda taşıyıcı eleman olarak kalın kesitli ahşap kullanılmışsa ahşabın dış kısmı yanar, kömürleşir. Kömür, izolasyon görevi yaptığından ahşabın orta kısmının tutuşma sıcaklığına kadar ısınmasını ve dolayısıyla yanmasını önler. Bu nedenle, taşıyıcı elemanı ahşap olan kısımlar genellikle yangın sonunda yıkılmaz veya çökmez. Halbuki, çelik yapılarda sıcaklığın artmasına paralel olarak çelik veya benzeri metallerde plastik deformasyon meydana gelmekte ve dolayısı ile mukavemet azalmaktadır.  

2.5.4 Ahşap malzemenin kurutulması

Ahşabın dezavantajlarından olan çürüme ve çalışmayı kurutmak suretiyle gidermek mümkündür. Diğer taraftan, kontrplak, kontrtabla, lamine ağaç malzeme, yonga levha, lif levha, mobilya ve dekorasyon gibi ağaç işleri endüstrilerince kurutma yapmadan seri üretimi gerçekleştirmek mümkün değildir.

Ahşabın özelliklerini iyileştirmek, kalite ve kantite kaybını önlemek, ağaç işleri endüstrisinde daha rasyonel çalışmayı gerçekleştirmek bakımından ahşabın kurutulması Şarttır. Ahşap kurutmada kalınlık çok önemli bir faktördür. Ahşap inceldiğinde kurutulması kolaylaşmakta, kurutma süresi kısalmakta ve kuruma hataları azalmaktadır. Ahşap lifleri 20 – 30 saniyede, yonga l dakikada ve kaplamalar kalınlığına bağlı olarak 4-10 dakikada kurutulabilir. Buna karşılık 2,5cm. kalınlığında bir kerestenin kurutulması türüne ve diğer kurutma faktörlerine bağlı olarak 4-10 gün devam etmektedir. Ahşap malzemenin nemi, içerisinde bulunan suyun, tam kuru ağırlığına oranlanarak ifade edilir. Ahşabın rutubeti %100 ise bunun yarısı su, diğer yarısı da odun kütlesidir. Ağaç kesildiği zaman nemi genellikle %100‟den fazladır. Bunun kullanma yerindeki denge rutubetine kadar kurutulması gerekir. Isıtılan kapalı hacimler için ahşabın denge nemi yaklaşık %8 ± 2, açık alanlar için ise %13 ± l arasında değişmektedir. Donatı elemanları yapımında kullanılacak kerestede bulunması gereken ve doğal yolla oluşacak rutubet miktarı ise maksimum %16 olmalıdır.

2.6 Ahşabın Korunması

Ahşabın korunması, bozulmadan önce alınacak önlemler ile bozulduktan sonraki mücadele ve tedavi olmak üzere iki aşamada gerçekleşmektedir. Bu işlemler ahşabın çürüğe neden olan mantarlara, böcek larvalarına, termitlere, sualtı delicilerine karşı korunması, çeşitli iklim koşullarına karşı çalışmasının (dönme, eğilme, çatlama vb.) düzenlenmesi, yüzeyinin hava koşulları ve kir toplanmasından korunması amaçlarına yöneliktir. Ahşap korumada;

• Doğru tasarım

• Doğru ahşabı seçmek; diri odun yerine öz odunu kullanmak

• Dayanıksızlığın nedenlerini saptamak (Örneğin Avrupa’da toprakla temas eden bir ahşabın ömrü 80 yıl ise, aynı ahşap tropik iklimde 10 yıl dayanmaktadır.)

• Uygun koruma yöntemini bulmak

• Koruyucunun nerede gerekli olduğuna karar vermek

• Koruyucuyu yerinde uygulamak

• Yangına karşı korumak gibi konular büyük önem taşımaktadır

2.6.1 Ahşabın fiziksel tahribata karşı korunması  

Sıcaklık ve nem ahşabı etkileyen başlıca etmenlerdir. Sıcaklık, odunun yanarak tahrip olmasına sebep olur. Farklı ortam sıcaklıkları, ısıl genleşme ve büzülmeler yaratarak malzemede eğilme ve dönmelere, malzemenin bağlayıcı özelliğini yitirmesine neden olur. Ayrıca, rüzgâr, titreşim gibi fiziksel etmenler, zemin ile ilişkili yapı elemanlarında taşıyıcılığı ve dayanıklılığı etkiler. Su ve nem ise mikro organizmalar için uygun koşulların oluşmasını sağladığı gibi elemanların bükülme ve eğilmelerine de neden olur. Nem, ahşap malzemede hem Şişme ve çekme gibi deformasyonlara hem de mantarların yaşaması için uygun ortamın oluşmasına yol açar. Kesit küçülterek veya ahşabın mümkün olduğunca teğet kullanılmaması sağlanarak bu bozulmaya karşı önlem alınabilir.

Ahşabın kent donatısında kullanılabilmesi için ahşabın çalışma yönü ağaç cinsi, kullanılacağı yerdeki rutubet ortalaması, kesim mevsimi, kurutma Şekli gibi konulara dikkat etmek gerekir.

2.6.2 Ahşabın iklimsel yıpranmaya karşı korunması

Çatı, dış duvarlar ve çıkmalar gibi dış ortam koşullarında bulunan ahşap yapı elemanları; iklimsel, kimyasal, mekanik ve kullanıcı etkileri nedeniyle bozulmaktadır. Güneş, kar, yağmur ve rüzgâr gibi iklimsel faktörler, ahşabın birleşim yerlerinin açılmasına, gevşek parçacıkların yüzeyden kopmasına ve ahşabın kötü görünümüne neden olan yüzeydeki çatlaklara, renk değişimine, çukurlara, doku kalkmasına ve burulmaya yol açar. Havanın sıcaklığı, enerjinin malzeme tarafından emilip çevrede ısı artmasına sebep olarak malzemede büzülmelere yol açar. Isıl genleşme, kalıcı ve geçici olarak malzemede eğilme ve dönmelere neden olur, malzemenin bağlayıcılığını bozar. Ani sıcaklık değişimleri malzemede çatlak ve kırılmalara yol açar. Güneş radyasyonunda bulunan alfa parçacıkları, organik malzeme olan ahşabın içyapısının bozulmasına ve süreye bağlı olarak renginin değişmesine, kararmasına neden olur. Havanın oksidasyonu yanıcı bir etki gösterdiğinden, malzemenin yüzeyinin kararmasını hızlandırır. Oksidasyon hızı; malzemenin kesitine, nemi ve bünyesindeki reçine miktarına bağlı olarak değişir.

Ahşabın kuru tutulması, gün ışığından korunması, büyük ısı değişimlerinden korunması rüzgâr, yangın vb. zararlı etkilerden korunması iklimsel yıpranmaya karşı ömrünü uzatan etmenlerdendir.

2.6.3 Ahşabın kimyasal tahribata karşı korunması

Ahşabın temizlenmesinde zararlı olacak derecede güçlü kimyasal maddeler kullanılmaması ve ahşap ile madeni aksamın etkileşimine karşı dikkatli olunması gerekmektedir.

2.6.4 Ahşabın biyolojik tahribata karşı korunması

Biyolojik etmenler, dış, iç veya zemin ile ilişkili yapı elemanlarının tümünde, ahşabı besin maddesi olarak kullanan ve onu çürüterek, bozarak kendi gelişimleri için kullanan organizmalardır. Kurt ve böcekler, bakteriler ve mantarlar ahşabın yapısında bulunan selüloz ve ligninden beslenirler ve zamanla ahşabı ayrıştırarak kesitinin zayıflamasına ve parçalanmasına neden olurlar.

Ahşabın sudan uzak-kuru tutulması, fiziksel tahribatı önlemenin yanında bakteri ve mantarlara karşı da en etkin önlemdir. Ahşabın rutubeti eğer %20-22’nin altında kalırsa mantar çürüğü oluşmaz. Bunun için açık havada bulunan elemanları doğru tasarım, uygulama ve bakımla kuru tutulmalı, yapı içine su sızıntısı olmamalı, su buharının içeride yoğu Sarak rutubet miktarını yükseltmesi önlenmelidir. Kısa süreli ıslaklık, aniden çürümeye neden olmaz. Ahşabın çürümeye karşı belli bir direnci vardır ve bu direnç bazı tür ağaçlarda daha çoktur. Ahşaptaki dış odun oranı fazlaysa ve mantar varlığını gösteren tehlike işaretleri ihmal edilirse çürüme başlar. Islaklığı engelleyen doğru bir tasarım, tek başına çürümenin engellenmesi için yeterli değildir. Ahşabın direnç kazanmasını sağlamak için ilaçlama yapılması gereklidir, ilaçlama, toplam yapı maliyetinin çok küçük bir parçasıdır ve su alma hatası giderilinceye kadar ahşabı korur. İyi bir tasarım ve uygulama, çürümeye dayanıklı veya ilaçlanmış ahşabın alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.

2.7 Ahşabın Kimyasal Yöntemlerle Korunması

Kimyasal koruma, bozulma tehlikesinin büyük olduğu durumlarda, kimyasal maddelerden yararlanılarak ahşabın dayanıklılığının arttırıldığı bir yöntemdir. Uygulama detayları, yapı bilgisine göre doğru tasarlanmadıysa ve bünyesel koruma yeterli görülmediyse uygulanır. Ancak bu yöntemler fiziksel, kimyasal ve biyolojik bozulmaları tümüyle önlemez, azaltır. Özellikle çam gibi dış odunu fazla olan ağaç türleri birkaç yıl içinde çürümeye başlamaktadır. Çünkü dış odunun mantara karşı direnci azdır ve uzun süre ıslak kaldığında mutlaka bozulacağı bilindiğinden ilaçlanarak dayanıklılığının arttırılması gerekmektedir. Dünya ahşap reservlerinin giderek azaldığı günümüzde, öz odunu fazla, yaşlı ağaçlar artık bulunamamaktadır. Odun yerine yapay olarak yetiştirilmiş orman ağaçları kullanılmakta, bu ağaçların hızlı gelişen türleri seçilmekte, onların da büyüme halkaları seyrek, dış odunu fazla olmaktadır. O nedenle, bu tür ağaçların kimyasal maddelerle korunmasına gerek vardır. Bu ağaçların gevşek dokulu olması, koruyucuyu çok iyi emmesine ve böylece dayanıklılığının artmasını sağlamaktadır. Kimyasal maddeler, mantarlar ve böceklerin ahşaba saldırmalarını önlemektedir. Organizmalara karşı koruma işlemlerinde, tahribatı önleyecek minimum miktar ve yoğunluk kullanılmalıdır.

2.7 Ağaç Malzemenin Emprenye Edilmesi

Ahşapta çürüme tehlikesi varsa; ya dayanıklı ağaç türleri ya da emprenyeli malzeme kullanılmalıdır. Emprenye; ahşabı zararlı canlı faaliyetlerine karşı çeşitli kimyasal maddelerle işleme tabi tutarak korumaya alma yöntemidir.

1.8.1 Emprenye maddeleri

Yağlı Emprenye Maddeleri

Bunlar, kreozot ve ağır yağlarda çözünen pentaklorfenoldur. Bu tip emprenye maddesinin kullanıldığı ağaç malzemenin boyanması ve yapıştırılması zordur. Rahatsız edici kokuları vardır. Bu nedenle binalarda, pergolalarda, duraklarda kullanılmamalıdır.

  • Organik Çözücülerde Çözünen Emprenye Maddeleri  

Kolay uçucu maddelerdir. Fırça, püskürtme daldırma ve vakum yöntemi ile uygulandıktan sonra hemen uçarlar. İçerisine su geçirmeyen maddeler ilave edilebilir. Organik çözücü olarak tera-bantin, tiner veya mineral sprit kullanılır. Bakır, çinko, naftanat, pentaklorfenol trifaulittin oksit kullanılan emprenye maddeleridir. Su geçirmeyen madde olarak bunlara parafin ve sentetik reçine ilave edilebilir.

  • Suda Çözünen Emprenye Maddeleri  

Bununla emprenye edilen malzemeler boyanabilir ve kokusuzdur. Ülkemizde bakır/krom/bor bileşiminde Tanalith – CBC, Volmanit – CB ve bakır/krom/arsenik bileşiminde Tanalit C gibi suda çözünen emprenye maddeleri vardır.

Suda çözünen emprenye maddeleri ile emprenye edilmiş ağaç malzemenin, emprenyeden sonra kurutulması gereklidir. Kurutulması esnasında ağaç malzemede Şekil bozuklukları meydana gelebilir. Bu nedenle kapı ve pencere doğramalarında kullanımları azdır. Organik çözücülerde çözünen emprenye maddeleri; kapı, pencere doğramalarında daha çok kullanılır.

1.8.2 Ağaç malzemenin emprenyeye hazırlanması ve emprenye yöntemleri  

İyi bir emprenye sağlayabilmek için ağaç malzemenin rutubetinin % 28’den fazla olmaması gerekir. Mümkün olduğu kadar ağaç malzemenin, planlama boyutlarına uygun kesimi, delme işlemleri emprenyeden önce yapılmalıdır. Yapıda kullanılan ağaç malzemenin emprenyesinde kullanılacak olan emprenye yöntemleri, yörenin iklimine, kullanılan malzemenin zeminden yüksekliğine, rutubet alabilme koşullarına ve üzerlerinin kapalı olup olmamasına göre değişir.

  • Yerinde Emprenye: Emprenye işleminin yapıda yapılmasıdır. Bu yöntemle yapı içerisinde çürüyen bir kısım değiştirildikten sonra emprenye edilebilir. Uygulanması fırça veya püskürtme yoluyla olur.  
  • Kısa ve Uzun Süreli Batırma: Ağaç malzeme soğuk emprenye maddesinin içerisine, birkaç saniye ile birkaç hafta arasında değişen sürelerde batırılır. Binalarda kullanılan ağaç malzemenin bu yöntemle emprenyesinde batırma süresi en az 3 dakika olmalıdır.  
  • Basınç Yöntemi: Bu yöntem iki Şekilde uygulanır. Biri dolu hücre yöntemi, diğeri boş hücre yöntemidir. Dolu hücre yönteminde, emprenye silindirine konan ağaç malzemeye vakum uygulanır, sonra emprenye maddesi silindire doldurulur ve basınç uygulanır. Emprenye silindiri boşaltıldıktan sonra son vakum yapılır. Boş hücre yönteminde ilk olarak vakum uygulanmaz; emprenye maddesi silindire doldurulduktan sonra basınç uygulanır. Silindir boşaltıldıktan sonra vakum yapılır. Bu yöntemlerle emprenye maddesinin ağaç malzemeye daha iyi girişi sağlanır.  
  • Vakum Yöntemi: Organik çözücülerde çözünen emprenye maddeleri için uygulanır. Ağaç malzeme emprenye kazanına yerleştirildikten sonra vakum yapılır. Kazan emprenye maddesi ile doldurulur ve vakuma son verilir. Kazan boşaltıldıktan sonra ikinci bir vakum uygulanır.  

1.8.3 Emprenye işleminde alınacak güvenlik önlemleri ve emprenyenin faydaları 

Bütün emprenye maddeleri zehirlidir. Kullanılırken bazı önlemlerin alınması zorunludur.

• Çalışan kimselerin yüzüne emprenye maddesi tozu yahut damlacık gelmemesi için koruyucu maskeler kullanılmalıdır.

• Emprenye işleminde çalışanların koruyucu elbise ve eldiven giymeleri gerekir.

• Emprenye maddesi değen açıktaki kısımlar sabunla derhal yıkanmalıdır.

Zamanından önce çürüme veya bozulmadan ötürü yenilenmek için durdurulan tesislerin üretim ve zaman kayıpları, işçilik giderleri emprenye sayesinde önlenmiş olacaktır. Demiryolu, maden işletmeleri ve elektrik işletmelerinde emprenyeden ötürü sağlamlık kazandırılan ahşap kaza ihtimalini azaltır. Ancak yurdumuzda emprenye konusunu bilmeyen ya da ekonomiye sağladığı faydadan habersiz olan özel veya resmi kuruluşlar, tükettikleri ahşap malzemeyi emprenye etme gereğini duymamaktadırlar. Dolayısıyla Şu anda kurulu emprenye tesisleri bile ihtiyaca cevap vermekten uzak olması gerekirken sadece Şu anda % 40 gibi bir kapasite ile çalıştırılmaktadırlar.

kaynak: Filiz ÇETİNKAYA KARAFAKI/Ankara Üniversitesi-2009

KENTSEL PEYZAJ TASARIMINDA AHŞAP MALZEME KULLANIMI-I

 1. GİRİŞ

İnsanoğlunun toplu yaşama ihtiyacından doğan kentler, geçmişten bugüne her koşulda doğayla bütünleşmeyi hedef almıştır. Tarihte ve günümüzde, kullanılabilir ve estetik açıdan güçlü kentler, doğayla bütünleşmeyi başarabilmiş kentlerdir.

Bireylerin sosyal, kültürel, fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılayan ortak kent mekanları ve bu mekanlara ait özel donatıların (kent mobilyalarının) toplum hayatındaki yeri ve önemi inkar edilemez bir gerçektir. Planlı ve çağdaş kentsel alanların (cadde, sokak, meydan vs.) hem kenti hem de kentin parçalarını tanımlayan ve yazılı olmayan kentsel karakteristikleri, kişilikleri vardır. Kente karakter kazandırmak, kentte yaşayanların yaşam statülerini arttırmak, kullanılabilir ve estetik bir yaşam alanı yaratmak bir başarıdır. Bu başarının özünde doğayı taklit etme, kenti doğaya entegre etme çabası yatmaktadır.

Doğayı taklit etmenin en akılcı ve kolay yolu, doğanın insanlığa sunduğu malzemelerin kullanılmasıdır. Bu doğal malzemeler arasında ahşap bütün cömertliği ile insanlığa hizmet etmiş, insanlığın yalnız barınma ihtiyacına değil görsel zevkine ve ısınma ihtiyacına da cevap vermiştir.

Ahşap farklı kullanımlar için farklı alternatifler sunabilen doğal bir malzemedir. Ahşabın çok yönlü kullanılabilirliği, estetik özellikleri, yüksek mukavemeti, işlene bilirliği gibi özellikleri, ahşabın oldukça fazla kullanılabilen bir malzeme olmasını sağlamaktadır. Tüm bu özellikleri ahşap malzemeyi kent mobilyası olarak vazgeçilmez kılmakta, her yaşta ve her kültürde insanı kendisine çekebilmektedir. Doğanın içinden gelmesi sebebi ile işlendikten sonra bile tamamen doğayla bütünleşebilme özelliğine sahip bu malzeme, kent karmaşası içerisinde insana doğa huzuru verebilmenin en iyi yollarından birisidir.

Ahşap yaşayan bir malzemedir. Bu özellik ahşabın bazı canlı türlerini bünyesine davet etmesine neden olmaktadır. Bu Şekilde bünyesinde farklı canlıları barındırabilen ahşap malzeme zamanla biyolojik bozulma ve çürümelere maruz kalabilmektedir. Canlı malzeme oluşundan kaynaklanan bu problemlere yangın tehlikesi eklendiğinde korumasız olan ahşabın kullanılabilirliğinin arttırılması ve bozulmaya uğramaması için çeşitli yöntemlerle emprenye edilmesi ve koruma altına alınması gerekmektedir.

İç ve dış mekan tasarımında ahşap kullanımı ancak ahşap malzemenin tanınmasıyla mümkündür. Malzemenin tasarım disiplinleri içinde kullanılması, diğer malzemelerle olan ilişkilerinin ortaya konması, kullanımının yaygınlaştırılması, kullanım ömrünün uzatılması, estetik ve fonksiyonel açıdan ahşap malzemenin özelliklerinin ortaya konması ile mümkün olacaktır.

2.1 Ahşap Malzeme

Ahşap malzemenin kentsel mekan içerisinde kullanım koşullarını değerlendirebilmesi için öncelikle malzemenin tanınması gerekmektedir.

Bitkiler aleminin ağaç ve ağaççık dediğimiz birimlerinin ana maddesi olan ahşap, doğal olarak yetişmiş organik bir cisim olup, selüloz, lignin ve hemiselülozlar olmak üzere üç ana maddeden meydana gelmektedir. Bunlardan selüloz, ahşaba eğilme yeteneği veren madde olup, kuru ahşap ağırlığının %50-60’ı kadardır. Lignin, gevrek bir madde olduğundan ahşabın direncini artırarak dik durmasını sağlar ve ahşabın yapısında % 14-23 kadar bulunmaktadır. Hemiselülozlar ise ahşap içerisinde % 15-25 oranında bulunup; karbon, oksijen, hidrojen ve kül maddelerinden (demir, silisyum, magnezyum, kalsiyum, sodyum ve potasyum) meydana gelmektedir.

İnsanlar tarafından ilk çağlardan beri kullanılan, bitki doku ve liflerinden oluşan, organik kökenli bir malzeme olan ahşaptan, zaman içerisinde çeşitli amaçlarla kullanılmak üzere çok sayıda madde ve mamul üretilmiştir. Hatta bugün için insanların dünyanın neresinde olursa olsun günlük yaşamlarında ahşap malzemeden ve ahşap ürünlerinden vazgeçmelerinin mümkün olmadığı söylenebilir.

Polimer kimyasının ürünü olan sentetik maddelerin geliştirilmesi ve bazı alanlarda ahşap malzemenin yerine kullanılmaya başlamasıyla ahşabın önemini kaybettiği ve zaman içerisinde kullanımının azalacağı iddiaları ortaya atılmış olmasına rağmen zaman içindeki teknolojik gelişmeler bu iddiayı doğrulamamıştır. Ahşap, insanlar tarafından tercih edilmekte olup hatta fert başına düşen ahşap tüketiminin bütün dünyada sürekli arttığı tahmin edilmektedir. Ahşaba dünya ekonomisinde bu önemli yeri kazandıran konu, onun çok yaygın bir Şekilde bulunuşu ve nispeten ucuz bir Şekilde sağlanabilmesi; bütün bunların yanında mukavemet, sertlik, elastikiyet, hafiflik, kolay Şekil verebilme ve işlenebilme özellikleri, ayrıca dayanıklılığının uygun madde ve vasıtalarla arttırılabilmesi gibi hiçbir malzemede birlikte bulunmayan birçok üstün özelliğe sahip olmasıdır. Ahşaba diğer hammaddeler yanında özellik kazandıran diğer bir husus da doğadaki varlığının daima yenilenebilmesi ve böylece tükenmez bir doğal kaynak niteliğini taşımasıdır.

2.2 Ahşabın Kimyasal Özellikleri

Ahşap çeşitli kimyasal bileşenlerden oluşur. Hücre çeperi içinde; karbon ( C ) %50, oksijen ( O ) %43, hidrojen ( H ) %6, azot ( N ) %1 vardır. Odun kısmını; selüloz %40-50, hemiselüloz %15-35, lignin %20-35, ekstraktif %1-3, kül %0,1-0,5 meydana getirir.

2.2.1 Ahşabın başlıca bileşenleri

Ahşap bileşenleri ağacın cinsine göre çok büyük farklar gösterebilir ancak ağaçta üstlendikleri görevler paraleldir.

Selüloz : Hücre duvarının ana katkı maddesidir, ahşabın fiziksel özelliklerinden eğilme ve çekmeye karşı mukavemet veren madde budur. Beyaz renktedir ve güneş ışığı etkisiyle rengini değiştirmez.

Hemiselüloz (odun polyosları): Pentoz ve heksos Şekerlerinin kısa polimerleridir. Hücre duvarını güçlendirir, depo madde görevi görür, geçit zarlarını ayarlar, su emicidir.

Lignin: Selüloz fibrilleri içinde yer alır. Ahşabın basınca karşı mukavemetini sağlar. Lignin eğilme yeteneği olmayan, selüloz liflerini birbirine bağlayan amorf bünyeli bir maddedir. Ağaçların sert olmasını sağlar ve ağaç dokusuna sonradan yerleşir. Esmer renkte olup güneş ışığı etkisiyle yer değiştirir.

2.2.2 Ağaç cinslerinde dayanıklılık 

Ağacın odunsu dokusu, diğer bitki dokularına göre daha dayanıklıdır. Bunun yanında dış odun salgıları (nişasta gibi) organizmaları kendine çeker ve ahşabın dayanıklılığını bozar. Tanen (kestane, meşe), reçine (çam, köknar,ladin), kreozot (sedir) gibi maddeler mikroorganizmaları yaşatmaz. Çürümeyi önleyen salgılar genetiktir. Cinsler arasında, cinsler içinde değişiklik gösterir. Bu bağlamda ağaç cinslerine göre dayanıklılık tablosu çizelge 1.1’ de verilmiştir.

Çizelge 1.1 Ağaç cinslerine göre dayanıklılık tablosu.

Çok dayanıklı ağaçlar

 

Orta derecede dayanıklı ağaçlar

Az dayanıklı ağaçlar

 

Meşe, melez çam, selvi, sedir, kestane, ceviz, porsuk, akasya, dut karaağaç Ladin, köknar, dişbudak, çam

 

Kavak, söğüt, at kestanesi, ıhlamur, akçaağaç, gürgen, kayın, çınar

 2.2.3 Bünyesel dayanıklılık

Ahşapta direncin azalması yüksek oranda rutubete bağlıdır. Kuru yerde saklanan ahşap uzun yıllar dayanır. Ahşabın çeşitli Şartlar karşısında gösterdiği bünyesel dayanıklılık çizelge 1.2’de verilmiştir.

Çizelge 1.2 Ahşabın çeşitli Şartlar karşısında gösterdiği dayanıklılık süreleri.

 

 

Ahşap cinsi

 

Havada

 

Toprakla temas halinde

 

Havada

 

Toprakla temas etmeden

Açıkta

Havada

 

Toprakla temas etmeden

 

Korunmuş

 

 

Tatlı suda

 

Dayanıklı geniş yapraklılar

Meşe, kestane, karaağaç, akasya, gürgen

 

8-12 yıl

 

60-120 yıl

 

200 yıl veya daha fazla

 

500 yıl veya daha fazla

 

Dayanıklı iğne yapraklılar

Kara çam

Diğer çamlar

 

12 yıldan fazla

 

8-12 yıl

 

50-100 yıl

 

40-90 yıl

 

 

150 yıldan fazla

 

 

500 yıl veya daha fazla

 

Az dayanıklı geniş yapraklılar

Dişbudak

Kayın

Kavak

Ihlamur

 

 

4-6 yıl

 

4 yıldan az

 

 

20-60 yıl

 

30 yıldan az

 

 

100 yıl veya daha fazla

50 yıl ve daha fazla

 

 

50-100 yıl

 

50 yıldan az

 

Az dayanıklı iğne yapraklılar

Köknar

Ladin

 

 

4 yıldan fazla

 

 

 

30-50 yıl

 

 

 

50 yıl ve daha fazla

 

 

 

50 yıldan az

 

 2.3 Ahşabın Fiziksel Özellikleri

Ahşabın fiziksel özellikleri dış görünüşünü oluşturmaktadır. Ahşabın türüne göre içinde bulundurduğu su miktarı, hücrelerinin duvar kalınlığı, liflerinin ve kabuğunun özelikleri onun fiziksel özelliklerini oluşturur. Bu özelikler ahşabın dayanıklılığını, işlene bilirliğini, rengini, dokusunu oluşturur ve ahşabın kullanım amacına yönelik olarak farklılıklar içerir

 2.3.1 Ahşabın yoğunluğu

Ahşap gözenekli olup hücreleri ve hücre duvarı kalınlığı çok çeşitlidir. Ancak hücre duvarının yoğunluğu sabittir (1500 kg/m3). Yoğunluk arttıkça organizmalara direnç artar ve yakmak, ateşlemek zorlaşır. Bu da ahşabın yapı malzemesi olarak kullanımına olanak verir.

Ahşabın birim hacminin ağırlığında, ahşapta bulunan havanın, suyun ve diğer bazı maddelerin de ağırlığı vardır. Özgül ağırlığı tespit edilecek ahşap malzemenin ağırlığı ve hacmi; içindeki su miktarına göre değişim göstermektedir. Özgül ağırlığın bilinmesiyle, ağacın mukavemeti ve çürüme ihtimali hakkında fikir sahibi olunabilmektedir.

Bazı ağaç türlerinin yoğunlukları:

-Balsa                                     175 kg/m3

-Yumuşak ağaçlar                  350-550 kg/m3

-Sert ağaçlar                           500-800 kg/m3

2.3.2 Ahşabın rutubeti

Ağaç bünyesinde su bulunduran bir materyaldir. Havadaki rutubetin bünyesine alması ve havaya rutubet vermesi sebebiyle ağaç, iklim Şartlarına göre farklı rutubet derecelerine sahip olmaktadır. Ahşabın yapısında oluşan nem değişikliği sonucu Şişme ve büzülmesine “ahşabın çalışması” denmektedir. Ahşabın çalışması yıllık halkalara teğet doğrultuda en fazla, lifler doğrultusunda ise en azdır. Ayrıca rutubet artışı, ahşabın mekanik mukavemetini de düşürücü bir rol oynamaktadır. Ahşap, dayanıklılığının arttırılması için uygun koşullarda, bünyesindeki nemin atılması amacıyla kurutulmaktadır.

Ahşabın rutubet miktarı; mukavemete, işleme kolaylığına, yapıştırmaya, ısı değerine, iletkenliğe, çürümeye, kurutma ve emprenyeye, cilalama ve bükme işlemlerine etki eder. Belirli bir bağıl nemli ortamda kalan ahşabın, bu nemle orantılı olarak rutubet oranı yani çok kurudur. Dolayısıyla çeker ve çatlar. Isıtılmayan, normal bir odada daha az kurudur, rutubeti % 16-18′ e yükselir. Dışarıda bulunan bir ahşap ise çok değişken nem değerleri etkisinde olduğundan, rutubeti sürekli değişir. Yağmurlu havada ıslanır, ancak rutubetinin fazlalığı çürümeye neden olmayacak kadar kısa sürer, ardından gelen daha kuru havada rutubetini kaybeder.

2.3.3 Ahşabın sertliği

Ahşabın, basınç veya vurma etkisiyle, bünyesine giren yabancı bir cisme karşı gösterdiği dirence sertlik denmektedir. Sertlik, özellikle ahşap birleşimlerde önemini göstermektedir. Birleşimlerde vida, çivi, kama gibi aletlerin kullanılması ve ahşabın çeşitli aletlerle işlenmeye elverişlilik durumu bu özelliğe bağlı olmaktadır.

Ahşap malzemenin, yoğunluğu arttıkça sertliği artar. Liflere dik doğrultuda sertliği fazla olan ahşabın ilkbahar odunu, yaz odunundan; dış odun, iç odundan daha yumuşaktır.

2.4 Ahşabın Üstün Özellikleri

Doğru seçim yapıldığı ve iyi işleme tekniği uygulandığı taktirde ahşap dış mekan düzenlemelerinde çok geniş bir kullanım alanı gösterebilen bir yapı malzemesidir. Ahşabın dış mekan kentsel donatı elemanlarında tercih edilmesinin sebepleri Şu Şekilde ifade edilebilir:

• Ahşap, psikolojik olarak insana sıcak gelen, insanda sempati uyandıran bir malzemedir. • Isıyı çok az iletmesinden dolayı ahşap malzeme temas halinde ekstrem duygulara (aşırı soğuk-aşırı sıcak) yol açmamaktadır.

• Kusurlu ahşap malzemenin yenisiyle kolayca değiştirilmesi mümkündür.

• Çarpma ve darbelerde çıkardığı gürültü, insanlar açısından genellikle rahatsız edici düzeyde olmamaktadır.

• Diğer malzemelerle karşılaştırıldığında yoğunluğuna göre direnç değerleri yüksektir. Çeşitli işlemlerle direnç değerleri ve sertliği arttırılabilir.

• Ahşap; değişik form, tekstür, strüktür, renk ve görünüşe sahip bir malzemedir.

• Ağaç malzeme, yağlı boya, vernik ve cila gibi maddelerle yüzey işlemleri uygulanmak suretiyle daha estetik bir hale getirilmeye müsaittir.

• Kullanımdan dolayı uğradığı eskime süreci boyunca koyu renk ve zengin görünüm kazanan başka bir materyal söz konusu değildir.

• Tutkal, çivi, vida ve cıvata ile birbiri ile veya diğer malzemelerle çeşitli Şekillerde birleştirilebilir.

• Çeşitli aletlerle işlenmeye ( kesme, rendeleme, delme, vs. ) elverişlidir.

• Ahşap malzemenin paslanması söz konusu değildir; soğuk haldeki sulandırılmış asit ve bazlardan zarar görmez.

2.4.1 Ahşabın termik özellikleri

Bilindiği gibi birçok malzeme sıcaklığın etkisiyle boyut ve hacmini değiştirmekte, yani genleşmektedir. Genleşen malzemelerin yük taşıma kapasitesi, yani direnci azalmaktadır. Yanmamasına rağmen çelik konstrüksiyonların sıcaklık etkisiyle genleşip çöktüğü bilinmektedir. Ahşap, sıcaklığın etkisi ile genleşmez. Rutubetini kaybederek kuruduğu için ahşabın direnci artar ki bu ahşabın önemli bir avantajını teşkil eder. Ancak, rutubet % 0 olduktan sonra sıcaklığın etkisiyle ahşapta çok az miktarda genleşme görülür. Bu, sadece bilimsel olarak anlamlıdır. Çünkü uygulamada ahşap rutubeti en kuru iklimde dahi % 5’in altına düşmez. Ahşabın ısı iletkenliği katsayısı (0,13W/mK) çok düşüktür. Ahşap ısının transferini engelleyen, havayla dolu hücreleri sayesinde alternatifi olan malzemelerden daha yüksek ısı yalıtımı sağlar. Dolayısıyla, ısınmış ya da soğumuş ahşabın dokunma yoluyla temaslarda insan vücudunda yol açtığı tahribat (etki) minimal düzeydedir. Oysa cam ısıyı ahşaba göre 23 kat, mermer 90 kat, demir 1650 kat ve alüminyum 7000 kat daha hızlı iletir. Diğer bir anlatımla ahşap ısıyı diğer yapı malzemelerinden daha iyi izole eden bir üstünlüğe sahiptir. Isı iletimindeki tasarrufundan dolayı özellikle insanla temas eden yüzeylerde; oturma birimleri; bank, salıncak v.s., kaydırak, tırmanma merdiveni v.s. ahşap kullanımı tercih edilmektedir.

Ahşabın spesifik ısısı yani l kg’ın sıcaklığını 1°C arttırmak veya azaltmak için gerekli olan ısı (enerji) yüksektir. Aynı sıcaklığa kadar ısıtabilmek için ahşabın, taştan ve betondan yaklaşık 2, demirden ise 3 kat daha fazla ısı enerjisine ihtiyaç vardır. Soğuma veya soğutma için tersi söz konusudur. Yani sıcaklığın bir derece azalması için ahşabın demirden 3 kat daha fazla enerji kaybetmesi gerekmektedir. Bu nedenle ahşap soğuk ya da sıcak tutulması gereken ortamlarda tercihen kullanılmaktadır.

2.4.2 Ahşabın akustik özellikleri

Ses izolasyonu malzemenin yüzey kütlesine, yani 1 m2 sinin kütlesine bağlıdır. Hafif bir malzeme olan ahşap, ses absorbsiyonu bakımından ideal bir malzemedir. Ahşap yapı malzemeleri; sesi absorbe ederek yankılanmasını, uğultu ve gürültüye dönüşmesini önler. Bu nedenle çoğunlukla açık konser alanları, açık tiyatrolarda tercih edilirler. Ahşapta sesin yayılma hızı, yani l saniyede aldığı yol, gaz ve sıvıdakinden daha fazladır ve metallerdekine yaklaşmaktadır. Diğer taraftan sürtünme nedeniyle malzeme içerisindeki ses enerjisi, ahşabın hafif olması dolayısı ile son derece azdır. Böylece meydana gelen ses enerjisi ışıma sureti ile azalmadan hızla yayılmaktadır. Malzemenin ses absorbsiyonunda, yapısı, yüzeyinin düzgün veya düzensiz ve pürüzlü oluşu, özgül ağırlığı, rutubet miktarı, kalınlığı, ısı derecesi ve ses frekansı oldukça etkilidir. Nitekim özgül ağırlığın yükselmesi, odun yapımı düzensizleşmesi, yüzeyin pürüzlüğü, rutubet ve ısının artması ses absorsiyonun miktarını artırır. Sürtünme neticesinde oluşan ses enerjisi kaybı da ahşapta hafifliği ve yapısıyla da ilintili olarak belirgin bir Şekilde düşüktür. Ayrıca ağaç malzemede liflere paralel yöndeki ses hızı, kurşun hariç, diğer metallerle aynıdır. Özgül ağırlığı düşük olmasına rağmen, ahşap malzemede ses hızı yüksektir. Buna benzer özellikleri sebebiyle ahşap çoğunlukla ses düzeninin gerekli olduğu (anfi tiyatrolar gibi) peyzaj alanlarında kullanılabilmektedir.

2.4.3 Ahşabın iletkenlik özellikleri

Ahşap, hücreli yapısı ve bu yapının temelini oluşturan maddenin selüloz olması nedeniyle; sıcak ve soğuğa karşı geçirimsiz bir maddedir. Isı iletkenliği özelliliği ahşabın cinsine göre değiştiği gibi; nem miktarı, lif doğrultusuna göre de farlılıklar göstermektedir .Ahşap iyice kurutulduğu takdirde, elektriği iletmemektedir. Tam kuru halde bulunan ahşap, etkili bir yalıtım maddesidir. Fakat ahşabın rutubet derecesinin artmasıyla birlikte, elektrik iletkenliği de hızlı ve belirli bir Şekilde artmaktadır. Elektrik iletkenliği, diğer özellikler gibi ağacın liflerinin yönüne göre değişim göstermektedir.

Tam kuru ahşabın elektrik akımına karşı gösterdiği direnç formaldehite eşittir. Yani içerisinde hiç su bulunmayan ahşap iyi bir elektrik izolatörüdür. Ahşabın nemi arttıkça elektrik direnci de artmakta, tam yaş durumunda suya eşit olmaktadır. Elektrik kaçağı, kapalı yerlerde kullanılan ve nem oranı yaklaşık % 8 olan ahşapta tehlikeli değildir. Özellikle açık alanlarda ahşap donatı elemanları kullanımı uygunsuz hava koşullarında oluşabilecek aşırı elektrik yüklenmeleri açısından insan sağlığı için koruyucu etki oluşturacaktır. Metal, plastik vb. birçok malzemede meydana gelen ve insan sağlığı bakımından zararlı olan statik elektriklenmenin ahşapta görülmemesi bakımından da ahşap sağlıklı bir malzemedir. Statik elektriklenmenin insan sağlığı üzerine yaptığı olumsuz etkiler son yıllarda yapılan çalışmalarla belirlenmiştir.

2.4.4 Ahşabın mukavemet özellikleri

Ahşabın liflerine paralel veya liflerine dik yönde, ahşabı ezmeye ve sıkıştırmaya çalışan kuvvete karşı gösterdiği direnç basınç direncidir. Bu direnç üzerinde; liflerin oluşturduğu açının, özgül ağırlığın, ağaçtaki su miktarının, sıcaklığın, budakların ve kimyasal maddelerin etkisi bulunmaktadır. Ahşabın basınç mukavemeti, çekme mukavemetinin yaklaşık yarısı kadardır. Bir ahşap çabuk çekme kuvvetleri altında fazla boy değişimi göstermezken, basınç kuvvetleri altında ezilmektedir. Tek veya iki taraftan tespit edilmiş olan bir ahşabın, liflerine dik olarak etki eden ve onu eğmeye çalışan kuvvete karşı gösterdiği dirence eğilme direnci denir. Özgül ağırlık, rutubet, budaklar, sıcaklık ve ağacın lif yönleri, eğilme direnci üzerinde etkili olmaktadırlar. Ahşabın liflere dik kesme mukavemeti, liflerine paralel kesme mukavemetine oranla 3-4 defa daha büyüktür. Ahşabın eğilme mukavemeti ise malzemenin elastisite modülü, geometrik Şekli ve boyutlarına bağlıdır. Ahşabın iki bitişik kesitini birbirinden ayırmak için ters yönlerde etki eden ve aynı düzlem içinde olmak Şartıyla, lifleri birbirinden ayırmaya çalışan kuvvetlere karşı gösterdiği direnç, çekme direncidir. Ahşabın birleşim yerlerinde veya çentik açılmış kısımlarında önemlidir.

Ahşap hafif olmasına rağmen mukavemeti yüksektir. Örneğin kütlesi 0.69 g/cm3 olan ahşabın çekme direnci 100 N/mm2, özgül kütlesi 7.89 g/cm3 olan çeliğin çekme direnci 500 N/mm2’dir. Çekme mukavemetinin özgül kütleye bölünmesiyle malzemenin uzunluğu veya ” kalite değeri ” elde edilir. Bu değer çubuk Şeklindeki malzemenin bir ucundan asıldığı zaman kendi ağırlığının etkisiyle kopacağı uzunluğu bildirir. İnşaat demirinin kopma uzunluğu 5.4 km, molibden çeliğinin 6.8 km, sertleştirilmiş yay çeliğinin 17.5 km‟ iken, ladin ahşabınınki 19.8 km, kayından yapılmış lamine ağaç malzemeninki ise 28,3 km’dir. Ahşap ile 250 m‟lik açıklılar kolayca geçilebilmektedir. Bu özelliğinden dolayı ahşap ve ahşap lamine kirişler, yarı açık spor sahaları gibi geniş açıklıklı yapılarda tercihen kullanılır.

Kent donatısı tüm kent nüfusuna hitap ettiğinden kişisel kullanım sıklığındaki frekans fazlalığı aşınma faktörünü ortaya koymakta, bu konuda mukavemeti güçlü ancak aşınma oranı düşük olan ahşabın belirtilen nedenlerle kullanımına oldukça sık yer verilmektedir.

2.4.5 Ahşabın estetik özellikleri

Ahşabın diğer özellikleri yansıra estetik özelliği de görselliğe önem veren kent insanı için önem taşımaktadır.

Estetik açıdan bakıldığında ahşap dekoratif bir malzemedir. Her ağacın kendisine özgü renk, desen ve kokusu vardır. Hatta desen, ağacın biçme ve kesim yönüne göre değişmektedir. Tür çeşitliği dikkate alındığında ahşap malzemenin, her zevke hitap 16 edecek renk ve desende bulunması mümkündür. Ahşap, özellikle açık renkli ağaç malzeme, istenilen renge kolayca boyanabilir ve verniklenebilir. Böylece renk ve desen varyasyonlarını daha da arttırmak mümkündür.

Estetik bütünlükle ortaya çıkmaktadır. Özellikle kentsel tasarımlarda dış mekanlarda canlı obje kullanımı, ahşabın neden doğal kent tasarım mobilyası olması gerektiğini açıklamaktadır. Estetik göz zevkidir, insanlığın tek bir ortak zevki vardır ve bu zevk ancak doğadır.

2.4.6 Ahşabın oksidasyon özellikleri

Oksijenin etkisiyle ahşabın renginde koyulaşma olmasına rağmen bu; metallerdeki anlamıyla bir paslanma değildir. Yani ahşap paslanmaz. Bu bakımdan ahşap, paslanma sorunu bulunan her yerde tercihen kullanılabilmektedir.

Doğanın vazgeçilmez tamamlayıcısı olan iklimsel yağış, hava koşulları (güneş, don, rüzgar v.s) ve suda kullanım ahşap dışında kullanılan tüm malzemelerin okside olmasına renk ve yapısında bozulmalara neden olacaktır. Bu sebeple ahşap iskele, oturma bankı, pergola, telefon kulübesi gibi peyzaj ögelerinde rahatlıkla kullanılabilir.

2.4.7 Ahşabın işlenebilme özellikleri

Ahşabın işlenmesi, tamiri ve bakımı çok kolaydır. Yıllarca kullanılan ahşap gerekli olan üst yüzey işlemlerinden geçirilirse tamamen yeni görünüm ve özellik kazanırken aynı durumdaki diğer malzemelerin işlenmesi, tamiri ve bakımı oldukça zor ve zaman alıcı bir takım işlemler gerektirir. Oldukça sert hava koşullarına maruz kalan peyzaj donatısının ahşap seçilmesi, onun çok farklı tasarımlara cevap vermesini ve sürekli yenilenip göz zevkine hitap etmesine olanak vermektedir.

2.5.8 Ahşabın çeşitlilik özellikleri

Yeryüzünde mevcut 5000 den fazla ağaç türünün özgül kütlesi, makroskobik ve mikroskobik yapıları ve bunlara bağlı fiziksel, termik, akustik, elektrik, mekanik vb. özellikleri birbirinden farklıdır. Ayrıca, her bir ağacın çeşitli kısımlarında dahi farklılıklar görülür. Bu çeşitlilik sayesinde her kullanım amacına uygun bir ağaç türü bulmak mümkündür. Örneğin, ortalama özgül kütlesi 0.13 g/cm3 ile 1.23 g/cm3 arasında değişen ağaçlardan hafif olanlar ısı izolasyonu ve ses absorbsiyonu; ağır olanlar ise taşıyıcı eleman olarak kullanılırlar. Peyzaj tasarımı farklı bölgeler için geliştirilen farklı tasarımlarda ahşabı çok çeşitli Şekillerde kullanabilmektedir.

2.5 Ahşabın Kusurları

Kentsel donatı elemanı olarak ağaç malzemenin kullanımının avantajları yanında sakıncalı tarafları da mevcuttur. Bunların nedenleri bilindiği taktirde giderilmesinin de kolay olduğu görülecektir. Ahşabın bu kusurlarını aşağıdaki gibi ifade etmek mümkündür.

2.5.1 Ahşabın çalışması

Ahşap higroskopik bir maddedir. Yani içinde bulunduğu havadan bünyesine su alır veya bünyesinden havaya su verir. Ahşabın nemi ile havanın nispi nemi arasında higroskopik bir denge vardır. Örneğin havanın sıcaklığı 20 °C ve nispi rutubeti % 55 ise ahşabın rutubeti %10‟dur. Aynı sıcaklıkta havanın nispi rutubeti %70 olursa ahşabın denge nemi %13’dür. Bu durumda ahşap havadan nem çeker. Aynı sıcaklıkta havanın nispi nemi %43 olursa ahşabın nemi %8 olmalıdır. Bunun için hava ahşaptan nem alır, ahşap rutubet kaybederek kurur. Ahşap bu özelliği sayesinde yaşam hacimlerindeki rutubeti dengeleyerek bir nevi rutubet regülatörü gibi görev yapmaktadır, ahşabın bu özelliği insan sağlığı bakımından faydalıdır. Sakıncalı olan, nem aldıkça ahşabın boyutunun ve hacminin büyümesi, nem kaybettikçe küçülmesidir. Buna ” ahşabın çalışması ” denir. Ahşap, liflere paralel ( boy ), radyal ( çap ) ve teğetsel ( çevre ) yönde farklı çalışır. Üç ayrı yöndeki farklı çalışmadan dolayı ahşabın nispi nemi değişeceğinden, değişim miktarına bağlı olarak Şişme, çekme, çatlama ve form bozuklukları meydana gelir. Ağacın üç ayrı yöndeki farklı çalışması, ağaç türlerine göre farklılık göstermektedir. Örneğin, bu miktar Çam odunlarında ortalama olarak lifler yönünde %1′ den az, radyal yönde %5, yıllık halkalara teğet yönde ise % 9 kadardır. Yıllık halkaların iç içe geçmiş konsantrik halkalar Şeklinde bükülmüş olması sebebiyle daralmalar daima gerilmelere sebep olmaktadır. Kerestenin öze doğru olan kısmından alınmış olması durumunda bükülmeler fazla olacağı için, bu durumda daralmalar daha fazla önem kazanır. Ayrıca, dallanma ve çatal kısımlar civarında lif düzensizliğinden ileri gelen anizotropi ( ahşabın çalışması ) de gerilmelere neden olmaktadır. Aynı durum ahşaptan yapılmış eşyalarda da görülür. Değişen ahşap rutubetine bağlı olarak ek yerlerinden açma, çatlama ve deformasyon olabilir. Bunu önlemenin tek çaresi ahşabı, kullanılacağı yerdeki denge rutubetine kadar kurutmaktır. Örneğin kaloriferli evlerde hava sıcaklığı 20 22 °C, nispi nemi % 30-55 civarında olduğu için ahşabın denge rutubeti yaklaşık % 70 ± % 1’dir. Bu durumda ahşap % 7 ye kadar kurutulursa ahşap çalışmaz ve yukarıda açıklanan sakıncaların hiç biri meydana gelmez.

2.5.2 Ahşabın çürümesi

Ahşap organik bir maddedir. Her organik madde gibi ahşap da bir kısım canlılar için gıda görevi görür. İnsanlar, ahşabı oluşturan selüloz ve lignini sindiremezler. Fakat bazı mantar ve böcekler sindirebilir yani onu gıda maddesi olarak kullanırlar. Böcekler ahşabı yiyerek delik ve yenik yolları açarlar. Böceklere göre nispeten daha zararlı olan mantarlar ise ahşabın kısmen veya tamamen çürümesine sebep olurlar. Bu zararları önlemede en iyi yöntem ahşabı böcek ve mantarlara karşı emprenye etmektir. Fakat kullanılan emprenye maddeleri aynı zamanda insanların ve diğer canlılar için zararlıdır. Bu bakımdan uygulamada genellikle sadece açık havada kullanılan ahşabı emprenye etmekle yetinilir. Çürümeye karşı alınabilecek diğer bir önlem, ahşabı kurutmaktır. Mantarların ahşaba arız olabilmesi için genel olarak ahşap rutubetinin yaklaşık %15’den fazla olması ve ahşabın içinde oksijen bulunması şarttır. Ahşap su içinde bekletilerek tam ” yaş ” duruma getirilirse, hücrelerin içindeki bütün boşluklar su ile dolduğu ve dolayısı ile ahşap içinde oksijen bulunmadığı için mantarlar ahşaba arız olamaz. Tomrukların havuzda bekletilmesinin başlıca sebebi budur. Su altı dışında ahşabı tam yaş durumunda kullanmak mümkün olmadığına göre, mantarlardan korumak için mutlaka kurutmak gereklidir. Isıtılan kapalı hacimlerde ahşabın çürümesi mümkün değildir. Bu tip yerlerde ahşabın nemi % 8 + 2 civarındadır. Bu nem sınırlarında mantarlar ahşaba zarar veremez. Rutubete maruz olmayan yerlerde bulunan yerüstü yapılarda ise emprenyesiz olarak kullanılan ahşabın rutubeti % 20 ve altında olmalıdır.

 kaynak: Filiz ÇETİNKAYA KARAFAKI/Ankara Üniversitesi 2009