Peyzaj Mimarlığı

PEYZAJ MİMARLIĞININ TANIMI

Gerek doğal peyzajın korunması ve sürdürülmesinde ve gerekse kentsel ve kırsal peyzajın işlevsel, estetik ve sağlıklı bir şekilde planlanmasında Peyzaj Mimarlığına bütük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Peyzaj ve mimarlık sözcüklerinin birbirlerine ters düşen anlaları nedeniyle bu kavramın açıklanması güç görünebilir. Zira birincisi dinamik, değişken ikincisi ise statik yani durağandır. Peyzaj Mimarlığı kavramı ilk defa 1863 yılında ABD’de F. L. Olmsted ve C. Vux tarafından New York Cenral Parkı tasarladıkları zaman gündeme gelmiştir.

O günden itibaren, Peyzaj Mimarlığı, diğer çevre bilimcileriyle ( mimarlar, mühendisler, holtikültürcüler gibi) rekabet içerisinde faaliyetlerini sürdürmüştür. Toplumsal ve çevresel değişmeler doğrultusunda Peyzaj mimarlığında da içerik ve kapsam olarak olumlu ve hızlı gelişmeler meydana gelmiştir. Bunun sonucu Peyzaj Mimarlığı insan ve fiziksel çevresini, doğal ve kültürel kaynakları, koruma ve yönetme temelinde uzlaştırıcı, sanatı, bilimi, mühendisliği ve teknolojiyi kombine eden çok çelitlilik gösteren tasarım alanlarından biri haline gelmiştir.

ASLA’nın (Amerika Peyzaj Mimarlığı Topluluğu) tanımına göre, PEYZAJ MİMARLIĞI; ” Doğal ve kültürel kaynakları koruma ve yönetme temelinde, kültürel ve  bilimsel birikim ( oluşturuacak fiziksel çevrenin işlevsel ve yaşam kalitesini artırma yönünde) yeryüzünde uygulanması kapsamında, doğal ve kültürel elemanların düzenlenmesi, arazinin planlanması, tasarlanması ve yönetimi sanatıdır.”

Peyzaj Mimarlığı, görüldüğü gibi kentsel ve kırsal peyzaj alanlarında olduğu kadar, doğal alanlarda insan eli ile çevre arasındaki ilişkileri fiziki yönden düzenleyen bir faaliyet alanıdır. Bu bakımdan düzenlemekle görevli olduğu mekan birimi, bir evin teras, balkon, avlu veya bahçesi gibi en küçük ölçekten başlayarak, havza ve bölge arazi planlaması gibi büyük ölçekli alanlara kadar genişlemektedir.  Bu bakımdan çalışmalarının diğer mekan düzenleyici disiplinlerle sıkı bir ilişki halinde olması gerekmektedir. Bunlar, mmarlık, şehircilik, bölge plancılığı, ekoloji, botanik, jeoloji, toprak, coğrafya, hortikültür, ormancılık, ziraat, güzel sanat dalları, sosyoloji gibi disiplinlerdir.

Peyzaj Mimarlığının Çalışma Alanları:

Günümüz koşulları gereği bugün için Peyzaj Mimarlığının çalışma alanlarının kısal ve kentsel mekanlarda yoğunlaştığı görülmektedir.

* Kent İçi ve Yakın Çevresindeki Çalışma Alanları: Peyzaj Mimarlığının en detaylı çalışmalarını kapsayan bu bölümde amaç, doğadan koparılmış, fiziksel ve ruhsal baskılar altında olan modern kent insanına, mümkün olduğu kadar doğa ile ilişki kurabileceği yeşil bir çevre yaratmaktır. Çalışmanın bu aşamasında, Peyzaj Mimarının kent plancısı ile sıkı bir işbirliği içinde olması gerekir. Bu işbirliği, gerek yerleşik alanların imar planları yapılırken, yeşil alan planlamasının entegrasyonunu sağlamak, konut ünitesinden başlayarak komşuluk, mahalle, semt ve kent üniteleri için yeşil alanların miktar, dağılış ve işlevselliği yönünden öneriler getirmek ve gerekirse yeni yerleşim bölgeleri veya kentlerde peyzaj arazi kullanım planlarının yapılması, yeşil alan sistemlerinin saptanması ve yeşil alan gereksinimlerinin, normlarının, kent dokusu içindeki dağılışlarının belirlenmesi ve nihayet yeşil alan birimlerinin tasarımlanması şeklinde özetlenebilir.

Kent içi ve çevresi çalışma alanları; Ev terası, avlı ve bahçeleri, çatı bahçeleri, toplu konut bahçeleri, çocuk bahçeleri ve oyun alanları, mahalle ve semp parkları, okul bahçeleri, spor alanları, yol, bulvar, meydan yeşillikleri, kamu ve özel kuruluşların yeşil alanları, kent parkları ve ormanları, hayvanat bahçeleri, botanik bahçeleri, tarhi ve arkeolojik alanların çevre düzenlemeleri, turistik tesislerin çevre düzenlemeleri, mabet yeşillikleri, mezarlıklar, fuar, kültürpark ve bahçe sergileridir.

* Kırsal Alanlardaki Çalışma Alanları: Kırsal alanda, çalışma alanı doğal elemanların halim olduğu geniş bir mekan olduğu için, daha az ayrıntılı bir çalışma yapmak durumundadır. Bu alandaki çalışmanın esas amacı, doğal dengenin korunması veya yeniden tesisine yardımcı olunmasıdır. Tarımsal ve teknolojik gelişmenin zorunlu kıldığı bir çok tesisin çevre içinde olumlu bir gelişme göstermesi ve peyzajın görünüşü kadar elemanlar arasındaki dengenin kurulması, çalışmanın esasını teşkil eder. Böylece bir tarımsal alan verimli olduğu kadar estetik, bir endüstri tesisi ekonomik ve verimli olduğu kadar çevreyle uyumlu, bir doğal alan ise koruma amacı (In-situ koruma) ile birlikte insanların rekreasyon kullanışına uygun planlanmış olabilir. Aynı  şekilde bir ulaşım sistemi de doğal ve kültürel değerleri hiç bozmadan veya onlara en az zarar verecek şekilde yerleşebilir.

Kırsal alandaki çalışmalar genel olarak bölge ve havza ölçeğinde çevre düzeni ve arazi kullanım planlarının yapılmasıdır. Daha özel olarak da şu çalışmalar yapılabilir;

  • Tarımsal Alanların Planlanması: Tarım arazilerinin organizasyonu, köy meydanları, köy yollarının ağaçlandırılması, köyiçi ve çevresi rekreasyon alanları, köy korulukları, ıslak alanların ıslahı, rüzgar perdeleri, karsiperleri, kumulla mücadele, erozyon kontrolü gibi,
  • Endüstri Alanların Planlanması:  Endüstri tesislerin çevre düzenlemeleri, endüstri için hammadde temin eden alanların( taş, çakıl, kum, kireç ve maden ocakları gibi) onarım veya rekreasyonel amaçlarla kullanımının planlanması gibi,
  • Ulaşım Alanların Planlanması: Hava meydanları, demiryolu güzergahları ve istasyonları, çevre düzenlemeleri, karayolu planlaması, yol kenarı dinlenme yerleri, benzin istasyon çevre düzenlemeleri, manzara yolları gibi
  • Orman Alanların Planlanması: Orman içi dinlenme alanları, tabiatı koruma alanları, doğa parkları ve milli parkların planlanması ve yönetimi, orman köyleri kırsal kalkınma planları agroforestry planlamaları suni ağaçlandırma faaliyetleri, yaban hayatı, sulak alanlar gibi.
  • Turizm Alanların Planlanması: Piknik ve kamping alanları, tatil köyleri, otel, motel, pansiyon, plajlar, kent dışı spor alanları, kaplıcalar, mağaralar, tarihi kalıntılar, harabeler, arkeolojik sanat eserleri, golf alanları gibi

Peyzaj Mimarlığının Öğeleri:

Peyzaj Mimarlığının 5 temel öğesi vardır. Peyzaj planlama çalışmalarının ölçeği ne olursa olsun bu beş temel öğe mutlaka bulunmaktadır. Bunlar, doğal faktörler ve işlemleri, toplumsal faktörler ve işlemleri, teknoloji, metodoloji, değerlendirmedir.

* Doğal faktörler ve işlemleri: Arazi ve insan ile uğraşan her meslekte, toplumsal faktörler ön planda gelmektedir. Problemleri çözümleyici, planlayıcı ve tasarımlayıcı yöntemler her ölçek için geçerlidir. Bölgesel ölçekte arazideki değişiklik ve gelişmeler, böyle bir işlem başlamadan iyice bilinmeli ve değerlendirlimelidir. Doğal faktörlerin ve bu arada özellikle jeoloji, toprak, hidroloji, topoğrafya, iklim, bitki örtüsü, yaban yaşamı ve bunların arasındaki ilişkilerin saptanması değişiklik yapılması planlanan ekosistemin anlaşılması için gereklidir. Aynı şekilde önemli olan diğer bir konu ise arazinin görsel kalitesinin analizi ve değerlendirilmesidir. Böylece arzi kullanma politikası, peyzajın ne kadar hassas veya dayanıklı bir ekosistem olabildiği konusundaki temel bilgilere dayandırılabilir. Böylece bir çok değerli ve ender bulunan ekosistemler, bugünün ve geleceğin insanları için korunup geliştirilebilir. Diğer taraftan daha küçük ölçekli peyzajlarda,  jeolojik ve toprak koşulları, yapı temellerinin formunda ve maliyetinde kritik saptayıcılar olabilecektir. İnsan eylemleri ve bitki yaşamı için en uygun ortam yaratmak ve geliştirmek söz konusu olduğunda, güneş, rüzgar ve yağış en öenmli tasarım öğeleri olacaktır. Böylece görüldüğü gibi bir çok hallerde bölgenin veya alanın doğal faktörleri peyzaj planlama ve tasarımında en önemli etken olarak ortaya çıkmaktadır.

* Toplumsal Faktörler: peyzaj planlama ve tasarımında çeşitli ölçeklerinde hemen hemen benzer biçimde insan ve toplumların, cinsiyet, yaş, kültür, psikoloji, fiziksel özellikler gibi bir çok değişkenler göz önüne alınmaktadır. Böylece sosyal değerlere ve insan gereksinimlerine en uygun bir tasarım ortaya konabilmektedir. Rekreasyon ve peyzajın estetik değerinin ortaya çıkarılması konusunda karar verilirken, insanların çevreyi değerlendirme ve kabullenmesi, davranış biçimleri ile açık hava rekreasyon eylemleri öenmli derecede etkili olmaktadır. Önemli olan peyzaj tasarımcısının, çevrenin insan üzerindeki etkileri kadar çevreyi kontrol ve hünerle işleyebilmek için, insanların temel gereksinimlerini anlayabilmesidir.

* Teknoloji, tasarımı tamamlayıcı veya planlama politikasının dayandığı bir araçtır. Teknolojiden yararlanma, makine gücündeki ve materyaldeki gelişime bağlı olarak seneden seneye bile değişebilir. teknolojinin alanları ise bitkiler, bitkilendirme ve ekolojik sıralanma, toprak ilmi, hidroloji, kanalizasyon, mikroklima kontrolü, sert kaplama yüzeyleri, bakım işlemleri gibi

* Tasarım metodolojisi, peyzaj sorunlarının tanımı, ortaya konması ve farklı alan kullanışlarının çakıştığı  hallerde bunları çözmek için geliştirilmiş sistemleri içerir. Metodoloji, sorunların çözümünün gelişmesinde, ilgili bütün faktörlerin ve değişkenlerin değerlendirilmesi işlemidir. Bilgisayar grafikleri, analitik, teknik, işaret ve rakamla gösterme tekniği bu işleme yardımcı olur. Bunlara ek olarak, yaratıcılık isteyen işlemlerde, puanlama v.b yöntemlerle tasarım daha insancıl bir çözüm içermesi mümkün olaiblir.

* Değerlendirme, bu birimlerin bir araya getirilmesinin hedefi, özel alan özelliklerine ve insan davranış modellerine karşılık verecek bir peyzaj planlaması ve detay tasarım temelinin geliştirilmesidir. Gerek toplumsal ve gerekse fiziksel faktörler, insan davranışları ve çevre özellikleri, kültüre bağlı olarak, bölge ve komşuluk ölçeğinde sınırsız değişiklikler gösterir.

Sonuç olarak, günümüz koşullarında, doğal peyzajların bilinçsizce hahrip edilmesi ve çok kötü sayılabilecek kültürel peyzajların ortaya çıkması, peyzaj planlamanın (ekolojik planlamanın) önemini daha da fazla ortaya koymaktadır. Bu nedenle Peyzaj Mimarlığı disiplinin, 21. yüzyılda ülkemizde daha etkin olabilmesi için, sadece bahçe ve park planlamsı yapar düşüncesini bırakarak, yukarıda bahsedilen çalışma alanlarını kapsayacak şekilde ( özellikle eğitim konusunu ve kalitesini de) yeniden sorgulamak, şekillendirmek ve uygulatmak zorunluluğu bulunmaktadır.

Ülkemizde zengin sayılabilecek doğal kaynaklarımızın değerini bilip, bu kaynaklara zarar vermeden ve uyumlu olacak şekilde, insana yaraşır ve mutlu olabilecek mekanların ve hizmetlerin sunulması Peyzaj Mimarlığının amacı olduğu gibi bütün disiplinlerin de ana amacı olmalıdır. Bu çerçevede, çalışma alanları birbirine yakın konumdaki disiplinlerin birbirleriyle ortak çalışma zorunluluğu olduğunu ve bu konuda her türlü çabanın gösterilmesi gerektiği bilinmelidir.

Doğa ve insanın geleceği için, ” Doğa insana muhtaç değil, insan doğaya muhtaçtır.” sloganını hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir.

kaynak: Prof. Atila Gül

Peyzaj ve İnsan İlişkisi-2

Günümüz koşullarında, doğal peyzaj alanlarının her geçen gün azaldığı, oluşturulan kültürel peyzajın ise yoğun bir şekilde onun yerine aldığı gözlenmektedir. İnsanın var oluşundan günümüze kadar, doğal peyzaja olan etkisini 4 aşamada toplamak mümkündür.

1. aşama: Bu dönem, tarih öncesi ilkel insan diye nitelendirilen varlıkların doğayı sadece avcılık ve kendine yetecek kadar tarımsal faaliyetlerle upraştıkları çevresine değiştirici veya olumsuz hiç bir eylemde bulunmadıkları dönemdir. Güven duygusuyla birleşmiş bir doğa korkusu hakimdir. Paleolitik devir insanının, doğaya olan etkileri beslenmek için yapılan avlanma yani hayvan türlerine vermiş olduğu ölçülü zararlardan öteye gidememiştir. Onbinlerce yıl önceleri, henüz peyzaj mimarisi söz konusu değilken ilkel insanlar bir çeşit peyzaj, çevre duygusu ile doğanın mimari formlarını benimsemişler ve doğadaki ilginç formlara, dramatik peyzajlara duygusal bir tutku ile bağlamışlardır. İlkel avcı kavimler, sosyal toplantılar ve dini seremoniler için dramatik doğal peyzajlar seçmişlerdir. Yaşam içimlerini, olaylarını grafik  sanat formları ile bu kayalara geçirmişlerdir. Bu durum, ilkel insanların çevresini daha çok duygusal bir biçimde algıladığını göstermektedir.

2. aşama: Daha geniş ihtiyaç dizisi için nispeten uygun, makul bir çevre ilişkisi ile birlikte, doğa korkusu ve sevgisi, doğanın çeşitli olaylarını anlama ve insan güvünün sınırlılığını kavrama dönemidir. İnsanın doğayı değiştirici ilk faaliyeti tarımsal faaliyetler olmuştur. Bitki tohumları ekmek, hayvanları ehlileştirmek, belli bir yerde yerleşerek konut inşa etmek ilk çevre düzenleme örneği olarak görülür. İnsanların tarım yolu ile peyzajı değiştirmeye başlamaları doğayı sınırlı ölçüde de olsa tahrive doğru ilk adımlarını atmalarını sonuçlandırmıştır. İnsanların toprağa bağlanmaları, belli bir yerde sürekli bir yaşama bilincinin doğuşu ise, yapı sanatının ortaya çıkmasına olanak vermiştir. Böylece insanların mekan düzenleme sanatı olan mimarlık doğmuştur denebilir. Başlangıçta doğanın biyolojik, ekolojik kanunlarına dayanan tarımsal aktivitelerinde, insan hala doğanın bir parçası olarak görürüz. Gelişimin bu evresinde, insanoğlu doğaya tam bir itaat, dnsel ve ekonomik bir bağlılık içindedir. Fırtına, rüzgar, yağmur, sel, deprem, v.b doğal güçlerin hakim olduğu bir çevre ve onunla olumlu bir ilişki içindedir.

İnsanların tarımsal amaçlarla ortaya koydukları bu ilk yerleşme tipleri ve arazi kullanış şekilleri, çevre ile ekolojik ve biyolojik yönden dengeli bir bütünlük içindedir. Bununla birlikte iyi bir ürün almak için arazi bakımı, işlenmesi v.b işlerde deneyimlerin gelişmesi dönemi de diyebiliriz. Doğal faktörlerin (endojen ve eksojen güçlerin) ortaya koyduğu  aşındırma, taşıma, yığma gibi biçimlendirmelerin dışında, yeryüzü değişmemektedir. Kentlerin ilk gelişmelerinde bir odak yeri ve kabile şefi için süslü ve büyücek bir kulübenin bulunduğu merkezi bir açık sahanın etrafında yer almış olan ilkel yaşam ve alışveris merkezleri biçiminde ortaya çıkan ilk yerleşme alanları gittikçe gelişerek, saray, mabet, meydan kompleksini kuşatan yerleşme üniteleri şekline girmişlerdir. Mısır, Asur, Ege, Yunan, Roma v.b ilkçağ uygarlıklarından başlayıp, ortaçağ, Rönesan ve Barok devirlerine kadar, kentler bu ana fikirde ve temelde gelişmişlerdir.

İnsanların, bu döneme kadar olan kentsel eylemlerinde doğaya olan etkileri ölçülü olmuştur. Her ne kadar zaman zaman eski Yunan ve Roma şehirlerinde ve mimarilerinde doğa ile çarpışan, zıtlaşan insanı çevresinden koparan, bağımsız hissettiren bir meydan okuyuş sezilse de, aynı yörelerde gelişen Bizans kent ve manastırlarında biçim, renk ve malzeme yönünden doğa ile bütünlük sağlayan özellikler görülür. Bu eski toplumlar, evlerini, köylerini, kasabalarını korunma zorunluluğu nedeniyle birbirine yakın, kompakt bir biçimde oluşturdular. Özellikle ortaçağda kale duvarları ile kuşatıldılar ve çevrelerinden kesin olarak ayrılmış oldular. Bu şekilde kentsel ve tarımsal arazi kullanışları, diğer vir deyimle kentsel ve kırsal peyzaj birbirinden ayrılmış oldu.

Rönesans devri ile bu düzen bir ölçüde değişmeye başladı. Zengin aileler, saray ve villalarını kent dışında kırsal alanda inşa etmeye ve geniş parkları ve bahçeleri ile çevrelerine açılmaya ve kırsal alan ile bütünleşmeye başladır. Floransa’da başlayan villa dönemi, kale duvarları içine sıkışmış olan kentin sağlık koşullarının bozulması veba gibi salgın hastalıkların halkın kitle halinde ölmesini sonuçlandırması nedeniyle gelişmiştir. Kırsal alandaki sağlıklı yaşama olanakları bu eğilimi daha da artırmış ve Roma’da olduğu kadar, daha sonraları Barok döneminde Paris yakınında Versay ve Viyana yakınında Schonbrunn bu şekilde biçimlenmiştir. Doğal olarak bu dönemde kırsal hayatın rekreasyon nimetleri ( av, piknik, parkta yürüyüş v.b) toplumun çok küçük ve elit bir kesiminin tekelinde bulunuyordu.

3. aşama: İnsanoğlunun doğa ile bundan sonraki ilişkisi, toplanma içgüdüsünün ortaya koyduğu yerleşme motifi olan kentlerdir. Bu nedenle ilk tarımsal yerleşmelerden sonra, uygarlıkların tarihi hemen hemen kentlerin tarihleriyle ile başlar denebilir. Nüfus artışı ve endüstri devriminin başlaması ie birlikte teknolojik gelişmeler sonucu, doğayı umursamaz ve uyumsuz bir şekilde korkusuzca hükmetme ve saldırma eğiliminin artmasıdır. Örneğin doğal kaynakların aşırı sömürülmesi, ormanların tahrip edilmesi, arazilerin bilinçsizce kullanılması, hava, su ve toprak kaynaklarının kirletilmesi gibi 19. yy’da endüstri devrimiyle, insanoğlunun doğa üzerindeki dinamik eylemleri hızla artmaya başlar. Bu dönemin başlamasıyla birlikte kentler ve yeşil kırsal alanlar arasındaki belirgin tezat ta ortadan kalkar. Kontrolsüz ve sınırsız bir biçimde yerleşim alanları, endüstriyel tesisler bütün kent ve kırsal alanlara yayılmaya başlar. Teknolojik gelişmeler kırsal nüfüsün hızla kentlere kaymasına ve kentlerin yaşanamaz hale gelmesine neden olur. Kent içindeki doğal alanlar hızla tüketilir. Artık bir zamanlar kentin odak noktaları olan saray, maber ve meydanlar yerlerini, yerleşim yerleri, ticaret ve endüstri merkezine bırakırlar. Eski geleneksel kent planlarının tarihi, ruhu yerini daha mekanik dolayısıyla daha az insancıl bir yerleşme düzenine bırakır.

Artık insanoğlu doğa ile kıyasıya bir kavgaya tutulmuştur. Endüstri için hammadde temini, taş, kum ocaklarının açılması, ormanların tahribi, tren ve karayolları, köprüer, tüneller, limanlar, barajlar enerji taşıyıcılar v.b gibi eylemler doğayı değiştirici, çirkinleştirici faaliyetler olarak ortaya çıkarmıştır. Günümüzde halen bu aşama devam etmektedir.

İnsanlar yaşamları için en uygun ortamın doğa ile bütünleşmiş bir mekan olduğunu, doğa ile ilişkilerinin önemli bir hayat unsuru olduğunu anlayıncaya kadar çok acı deneyler geçirmişlerdir. Teknolojik gelişmeler, bilinçli ve rasyonel kullanılmadıkları için ekosistem veya doğa üzerinde çoüunlukla olumsuz etkiler oluşturulduğu gibi insan yaşamına da bu olumsuzluklar daha büyük boyutta aynen yansımış ve yansımaktadır.

4. aşama: Son aşama ise, yaron veya gelecek için insanların doğa ile bütünleşmesi ve sorumluluk duyma çabasına girme aşamasıdır. Yani bir bakıma EKOLOJİK devir ortaya çıkacaktır. Bu dönem doğal çevresel koşullara daha duygusal ve mantıklı bir düzenleme ile ona uyma, onun işlemlerini anlamaya ve kendi sosyal düzenini onunla bütünleştirmeye başlayacağı dönemdir. Daha şimdiden bu konuda birçok işaret ve örnekler görmek mümkündür. Günümüzde ortaya çıkan bu olumsuzluklar nedeniyle bütün dünya insanları “Denatüralize” yani doğaldan kopma veya yok olma endişesini taşımaya başlamıştır. Özellikle dünyayı hoyratça kullanan insanoğlu, artık tehlike çanlarının çaldığı noktada insan-doğa ilişkisinin yeniden gözden geçirme ihtiyacı duymaktadır.

Bir çok gelişmiş ülke, doğaya verdikleri zararların sonuçlarını idrak etmiş ve doğayı öncelikle ekolojik işlemlerine uygun yeniden biçimlendirerek insanların fiziklsel ve ruhsal sağlıkları için planlama ve uygulama çabası içine girmiş ve girmektedir. A.B.D de Yellowtone Parkının 1872 yılında dünyanda ilk milli park niteliğini taşıması bunun en güzel kanıtıdır. Ayrıca doğayı en çok tahrip eden gelişmiş ülkelerin bir araya gelerek uluslararası çevre koruma ile ilgili her türlü faaliyetlerde belki de kendilerini doğaya affettirebilme olasılığını artırmaktadır.

Pek çok ülkede insan ile doğa arasındaki ilişkilerin olumlu şekilde çözülmesi için birçok disiplindeki plancılar ( Mimarlar, Şehir Plancıları, Peyzaj Mimarları, Orman Mühendisleri gibi) önemli girişimlerde bulunmaktadır. Ancak doğal peyzaj ile insan ilişkisi, insanın doğa anlayışı ve doğaya karşı tutumu, çeşitli mesleklerden insan gruplarına göre değişmektedir. Bu ilişkinin doğayı tahrip derecesi üzerindeki etkisi de birbirinden farklıdır. Bir mühendis için doğa harcamakla tüketilemeyecek kadar zengin bir enerji kaynağı ve materyal deposudur. Edebiyatçı, şair ve ressam, müzikçi gibi fonetik sanatçı için, doğa korku, heyecan, sevgi, neşe, sürpriz, güzellik, kontrast, denge, renk, gibi pek çok sayısız sezgi yeteneklerini harekete getiren duygusal bir mekandır. Tarımcı ve ormancılar için, doğal potansiyelden ürün almak ön planda gelen vir amaçtır. Dolayısıyla insanoğlunun, doğanın karlılık derecesine karşı tutkusu arttıkça doğal peyzajı tahrip derecesi de o oranda artmaktadır.

Plancı için doğa, insanoğluna rahat yaşam sağlamaya elverişli güzel bir mekan halinde tertiplenmek için yaratılmış bir potansiyeldir. Bu nedenle plancı doğanın mevcut varlıklarını insan yaşayışına elverişli bir halde düzenlemeyi amaç edinen bir bilimci, teknikçi ve sanatçıdır. Bu amaçla her geçen gün tahrip edilen doğayı yani doğal peyzajı sürdürebilir bir şekilde zarar vermeden ya da en az zararla insanların çeşitli ihtiyaçlarını amaca uygun, estetik ve rasyonel olabilecek şekilde karşılayacak yöntemleri uygulamak zorunluluğu bulunmaktadır.

kaynak: Prof. Dr. Atila Gül

Peyzaj ve İnsan İlişkisi

Peyzaj ve İnsan İlişkisi

İnsanoğlu varoluşundan bu güne, doğayı kendi amaçları doğruştusunda bilinçsizce kullanmış ve sonuçta doğaya uyumlu olmayan ve genelde çirkin olarak nitelendirilebilecek birçok kültürel peyzajlar ortaya çıkarmıştır. Ancak günümüz insanları, doğadan kopma endişerini taşımaya başlamasıyla birlikte doğayı, öncelikle ekolojik işlemlerine uygun biçimlendirerek, insanların fiziksel ve ruhsal sağlıkları için planlama ve uygulama çabası içine girmiştir.

Peyzaj kavramı, fransızca bir kelime olan peysage kelimesinden dilimize geçmiştir. İngilizce’de landscape, Almnca’da landschaft olarak kullanılmaktadır. Kelime anlamıyla, çevrenin tüm görünümü veya manzara anlamına gelmektedir. Daha geniş kapsamda ise ” Bir görüş çerçevesinde yer alan bütün doğal ve kültürel çevrenin meydana getirdiği bir kompozisyon yahut br tablodur.”

Örnek olarak yapı yoğunluğunun çok yüksek olduğu bir şehirde bir evin penceresinden bakan insanın gördüğü peyzaj, komşu apartmanın belli bir bölümü onu çevreleen diğer yapılar, yollar, varsa ağaçlar, taşıtlar, insanlar gibi elemanlardır. Kente hakim bir görüş noktasında ise yapı grupları, meydanlar, parklar, taşıtlar, insanlar ve bunun gibi elemanlara ek olarak, kenti kuşatan tarımsal arazi veya orman, dağ,  tepe ve bunun gibi doğal elemanlar da görüş sınırına girecektir. Kent yerleşimi dışında örneğin dağlık bir arazide belli bir bakış noktasından insanın kavradığı görünüm,  kent görünümünden çok farklı olacaktır. Burada arazinin morfolojik ve topoğrafik özellikleri, yüzey, jeolojik gösteriler, su yüzeyleri, orman ve mera ce bunun gibi bitki örtüsü varsa tarımsal işletmeler görüş alanına girerek peyzajı oluşturabilecektir. Bu örnekleri sonsuz sayıda artırmak mümkündür.

Peyzaj, başka bir anımla, bulunduğumuz herhangi bir yerde bizi çevreleyen şeylerin tümüdür. Dağlar, tepeler, ovalar, vadiler, su yüzeyleri, nehirler, çeşitli bitki örtüsü ile arazi bulut, yağmur v.b özellikleri ile atmosfer, nsan ve hayvan varlıkları, yapılar, yollar, taşıtlar ile yerleşim bölgeleri, peyzajın fiziki elemanlarını oluşturmaktadır. Bunun yanısıra peyzaj, toplumların örf ve adetlerini, kanunlarını ve kültürlerinin tüm sosyal desenini de kapsar. Peyzaj, doğa ile insan ve onun kültürünün değişen oranlarda bir araya gelmiş işlemleirnin bir ürünü olarak ortaya çıkar. Gerçekten iklim ve toprak koşullarının hemen hemen aynı olduğu dünyanın farklı bölgesinde, onu kullanan insanların kültür seviyeleri, gelenekleri, sosyal ve ekonomik koşulları, birbirine tamamen zıt peyzaj ortaya koyabilir. Dünya üzerinde toprak, su, bitki, hayvan ve en önemlisi de insan topluluklarının varolduğu sonsuz varyasyonlarda sürekli değişen bir peyzajlar dizisini görmemiz mümkündür. Doğa görünümleri ve onu kullanan insan topluluklarının dörünüş ve yaşayış  ilkeleri, mekan içinde olduğu kadar, zaman boyutu içinde de değişmektedir. Bu yüzden peyzaj, doğa ve sosyal, ekonomik ve kültürel etkilerle değişime uğrayan dinamik bir yapıya sahiptir.

2. Peyzaj Çeşitleri: Peyzaj doğal ve kültürel olmak üzere iki çeşidi bulunmaktadır.

2.1 Doğal Peyzaj: İnsanın hiç veya az etkisi olan kendi doğal düzenini koruyan alanların görünümüdür. Bu gibi alanların ekolojik ve biyolojik dengesinde olan değişmeler ancak doğal kuvvetler dediğimiz deprem, yanardağ püskürtmeri, şiddeti deniz ve hava akımları, med- cezir, erozyon gibi olaylar sonucu ortaya çıkar. Ancak, bu etkiler doğal peyzajda nadir oalak ani, fakar genellikle bir çok nesilerin bile fark edenediği uzun süreler içinde meydana gelir. Doğal dış kuvveter, peyzajı sürekli olarak etkileme eğilimindedir. Buna karşılık, peyzaj unsurları arasındaki yardımlaşma, peyzaj tablosunun belirli ve dengeli bir ortam içinde kalmasını sağlar. Özellikle vejetasyon örtüsünün, bozulan peyzajı tamamlamadaki yönü çok büyüktür.

İnsanın herhangi bir etkisi görülmeyen peyzajda arazi, toprak, hava, su, bitki örütüsü ve hayvanlar topluluğu bir arada ekolojik bir denge oluşturmaktadır. Yani canlı ve cansız her eleman bu bütünün parçasıdır. O nedenle doğal peyzajdan koparılarak alınan en küçük bir parça, bütünlük içindeki yokluğunu hemen bize hissettirir. Doğal peyzaj, başta insan olmak üzere, tüm canlıların varlığını korumada, yaşantısını sürdürmede çok önemli rolü olan bir materyal kaynağı ve estetik tertip örneklerini bünyesinde toplayan güzel manzaralar dokusudur.

Doğal peyzaj, arazi ile iklim şartlarının çeşitli varyasyonları ile biçimlenir. Dünya gezegeni üzerinde gerek yatay ve gerekse düşey yönde arazi ve iklim şartlarının ortaya koyduğu sayısız doğal peyzaj örnekleri görmek mümkündür. Arazi, değişmeyen daha doğrusu hareketsiz kabul edilen stabil yapısı ile doğal peyzajın temelini oluşturur. Yani peyzajın bazını ve fonunu teşkil eder. Arazi üzerinde yer alan vejetasyon örtüsü ise fromları, normları ve renkleriyle peyzaja sınırsız zenginlik sağlar. Orman, maki, step, çöl, savan, preri, tundra, Alp rejyonu, vejetasyon örtüsünün, şekillenmiş büyük ekolojik birlikleridir. Bunlar içinde ağaç ve orman başlı başına bir peyzaj hazinesidir. İklim ise arazideki çeşitlilikleri meydana getiren doğal etkilerin en önemlisidir.

Doğal peyzajı kapsamış olduğu çeşitli ana elemanların özelliklerine göre alt tiplere ayrılabilir. Dağ peyzajı, deniz peyzajı, göl peyzajı, doğal orman peyzajı v.b daha ayrıntılı ayrım yapılmak istediğinde bunların içinde de farklı tiplerde ayrımlar yapmak mümkündür.

2.2 Kültürel Peyzaj: İnsanların doğayı çeşitli amaçlarla kullanımları sonucunda ortaya çıkan peyzaj formudur. Akıl ve onu kullanma yeteneği ile hayvanlardan ayrılan insanın, çevresini kendisine yarayışlı bir biçimde düzenlemesi, doğa-insan ilişkilerinin olumu sonuçlarını ortaya koyar. Fakar bu ilişkinin tarihi geçmişi göstermiştir ki toplumlar teknolojik ve bilimsel alanda geliştikçe, ilişkilerindeki denge, doğa alyhine bozulmuş ve genelde olumsuz denilebilecek kültürel peyzajların oluşmasına neden olmuştur. Nitekim insanoğlu ormanları ve dağları delmiş, yarmış, nehirleri ve bunlara benzer sayısız faaliyetlerle hasta görünümlü bir peyzaj, yaşanması güç bir çevre yaratmıştır. Fakat oluşan kültürel peyzaj, toplumların doğayı kullanış amaçlarına ve biçimlerine göre farklılıklar göstermektedir. Bu bakımdan, kesin bir sınırlarını saptamak zor olduğu halde, esas itibariyle kültürel peyzajı, kırsal ve kentsel peyzaj şeklinde ayırmak mümkündür.

2.2.1 Kırsal Peyzaj: İnsanın doğa içinde, kentsel amaçların dışındaki faaliyetlerinin ortaya koyduğu çevrenin görünümüdür. Bu faaliyetler, esas itibariyle tarımsal olabileceği gibi, rekreatif ve endüstriyel de olabilir. Faaliyet amaçlarına göre doğa ile ilişkileri dengeli veya dengesiz sonuçlar ortaya koyar. Esas itibariyle kırsal alanlar, kentsel ve doğal alanlar arasında geçit ve bir bakıma tampon görevi yapan alanlardır. İnsanların bu alanlardaki uğraşlarına göre peyzajı; tarımsal peyzaj, enüstri peyzajı, orman peyzajı, turizm peyzajı, ulaşım peyzajı diye ayırmak mümkündür.

* Tarımsal Peyzaj: Dünya üzerindeki insanların doğayı değiştirdikler ilk faaliyet tarımsal alanda olup ilk kültür peyzajı olarak  nitelendirilebilir. Tarım peyzajının karakterini esas itibariyle, arazi yapısı, toprak ve topoğrafik özellikler, su ve iklim gibi doğal etkenler, insanların örf-adet ve kültürleri ile birlikte ülkeden ülkeye ve bir yerden diğerine değişen çeşitlikte tarımsal peyzajlar ortaya koyar. Doğal peyzaj içinde tarla açılması, tarla parselizasyonu, teraslama, yollar, sulama kanalları, açık drenaj hendekleri, dağınık ve tek tarım işletmeleri, köy yerleşimleri, köy meydanı, köy okulları, hayvancılık işletmeleri ve ağıllar, yaylalar, doğal çayırlar ve meralar, tarımla ilgili çeşitli yapılar, su değirmeni, tarım bitkilerinin kapladığı yeşil örtü meyva bahçeleri v.b tesisler tarımsal peyzajın bünyesini meydana getirir. Tarım arazisi içinde kounmuş orman adacıkları, koruluklar, sulak lanlar, bataklık ve maki parçacıkları, çoğu kez tarla içinde rastlanılan soliter ağaçlar, güzel çiçekli dekoratif ağaçlar köy korulukları mezarlıklar gibi tarımsal peyzajın bünyesini zenginleştiren varlıklardır. Tarımsal peyzaj, genellikle insanların verimlilik amaçlarına hizmet eden ve bazen de karlılık esaslarına dayanan uğraşıların sonucunda ortaya çıkan bir peyzajdır.

* Endüstriyel Peyzaj: Kırsal alanlar içinde yer almış endüstri kuruluşlarını veya endüstriye hammadde temin eden faaliyet alanlarının ortaya koyduğu görünümlerdir. İnsanların doğada en fazla tahrip ettiği faaliyetlerdir. Nitekim bunlar sadece büyük kitleli tesisleriyle peyzaj içinde güç hazmedilen bir bütün olarak kalmaz, aynı zamanda çeşitli atık ve artıklarıyla havayı, suyu ve toprağı kirletmek suretiyle, insani hayvan ve bitki sağlığına son derece zarar verirler. Dağları, tepeleri, kemiren ve havaya devamlı şekilde toz çıkaran çimento fabrikaları, demir çelik tesisleri, çevre kirliliğinde çok büyük rolü olan azot fabrikaları rafineler ve benzeri sayısız tesisler, kırsal alanların huzur ve estetiğini bozan peyzaj örnekleridir. Endüstriye hammadde temin eden tesisler de , örneğin açık maden ve kömür ocakları, taş ocakları, tuğla fabrikaları gibi doğayı kemiren faaliyet alanlarıda çok kötü görünüşlü peyzaj alanlarıdır.

* Orman Peyzajı:  Tarımsal peyzaj ile çok yönlü ilişkisi olan orman peyzajı, ormanlar, su düzeni, iklim faktörleri, sosyal ve ekonomik bağları nedeniyle tarım peyzaj ile aynı mekan içinde bulunan ve peyzaj planlaması açısından ortak prensiplere bağlı doğal peyzaj varlıklarıdır. Çünkü orman köylerinin tarımsal etkinlikleri ve yerleşme çalışmaları, planlama ve işletme bakımından tarımsal yöre ile bir arada organik bir bütünlük arz eder. Orman içinde yapılan silvikültürel müdahaleler, suni ve doğal ağaçlandırma çalışmaları, milli parklar, tabiat parklarıi orman içi ve kenarı dinlenme alanları, orman yolları, odun depoları, orman yangın yolu ve şeritleri, yangın gözetleme kuleleri, orman köylerinin arazi kullanım biçini, mimari yapısı, kullanılan tarımsal faaliyetler, orman içi meralar, sulak alanlar, erozyon  ve kumul alanları gibi birçok obje orman peyzajını oluşturmaktadır.

* Turizm veya Rekreasyon Amaçlı Peyzaj: Kırsal alanda insanların eğlenme, dinlenme ve boş zamanlarının değerlendirme amaçları için ayrılmış ve düzenlenmiş alanların görünümdür. Piknik ve kamping alanları, plajlar, motel,  otel, tatil köyleri, rekreasyon peyzaj alanları, kent dışı spor alanları, kaplıcalar, mağaralar, tarihi kalıntılar, harabeler, arkeolojik sanat eserleri, golf alanları, spor kompleksleri gibi.

* Ulaşım Peyzajı: Karayolu, demiryolu ve akarsu boyu bağlantısı olmak üzere üç türlü ulaşım sistemi doğal peyzaj üzerinde öenmli iz bırakmaktadır. Kara ve demiryolu çalışmaları, insan emeğinin fazla karıştığı ve daha ziyade tekniğin baskısı altında meydana getiren tesislerdir. Kara ve demiryolları güzelgahı ve istasyonları, virajlar, oto parklar, yol kenarı dinlenme yerleri, benzin istasyonları köprüler, manzara yolları gibi.

2.2.2 Kentsel Peyzaj: Kentsel peyzaj alanları, kırsal peyzaj alanlarına nazaran yüzölçümü bakımından çok az bir alan kaplamasına rağmen, nüfus yönünden çok daha yoğundurlar. Kırsal peyzajın aksine günümüzde kent içinde doğal peyzaj güzelliklerinin izini bulmak artık olanak dışıdır. İnsan yapısı kültürel çevrenin, doğal peyzaja üstün olduğu bir mekan olarak ortaya çıkardığı kentler, insanların esar yerleşme amaçlarına ve varlıklarını sürdürme konusundaki  ideallerine göre karakter kazanırlar. Kentsel peyzaj, hangi amaçla olursa olsun, insanların kümelenme, toplanma içgüdülerinin ortaya koyduğu bir yaşama mekanıdır. Kent peyzajının esas karakterini, mimari yapılar ve bunların organizasyonu tayin eder. Kuruluşunda ana amaç ne olursa olsun hemen hemen bütün kentlerde toplumun yaşama, çalışma, eğlence ve dinlenme faaliyelerine imkan sağlayan bölümleri vardır. Bunlar iskan alanları, idari alanlar, ticaret alanları, endüstri alanları, trafik sistemi, sosyal tesisler, park ve bahçeler, spor alanları, açık alanlar ve doğal alanlar gibi kent iskeletini oluşturan elemanlardır.

İnsan için ideal bir yaşama ortamı olması gereken kent mekanında, bölümler arasında işlevsel bir bağlantı ve kullanışlılık kadar, estetik olma gibi ikili bir ilişki bulunması gerekir. Uygarlığın simgesi olarak kabul edilen kentlerin genelde işlevsel ve estetik özelliklerini kaybetmiş olduğu görülmektedir. Özellikle ülkemiz açısından kent peyzajının durumu acınacak durumdadır.

kaynak: Atila Gül

Ağaç Malzemeler ve Orman Varlığına Etkileri

Ülkemiz Orman Endüstrisinde Mühendislik Ürünü Ağaç Malzemeleri ve Orman Varlığına Etkileri

Hızla gelişen dünyada artan nüfus sayısına bağlı olarak, tüketimde de hızlı bir artış yaşanmıştır. Bu tüketimden ormanlar da olumsuz bir şekilde etkilenmiştir. Ayrıca yangın, kuraklık ve odun zararlıları gibi faktörlerin de ormanlara verdiği zararı düşünüldüğünde, konunun önemi daha da artmaktadır. Mevcut orman varlığının sürdürülmesi ve arttırılması için gelişen teknolojilerden de yararlanılarak orman ürünlerinin etkin kullanması gerekmektedir. Bu amaçla, orman endüstri alanında yapılacak etkin çalışmalar, orman varlığının sürdürülmesine ve arttırılmasına katkı sağlayacaktır. Örneğin, kavak gibi hızlı gelişen ağaç türlerinin düşük olan fiziksel ve mekanik özellikleri, çeşitli destek materyalleri ile güçlendirilerek, bu ağaç türlerine etkin kullanım alanları sağlanabilir. Laminasyon teknolojisinin ilerlemesiyle beraber, birçok büyük ve küçük çaplı ahşap materyal değendirilerek LVL (Laminated Veneer Lumber), Glulam, CLT (Cross Laminated Timber) gibi büyük ürünler elde edilebilmektedir. Bu ürünler kereste endüstrisine alternatif oluşturmakta ve kereste ile aynı veya daha üstün nitelikler göstermektedir. Ancak ülkemizde bu materyallerin üretimi ve kullanımı sınırlı kalmıştır. Levha sektöründe ise, tamamen odun hammaddesi yerine farklı oranlarda plastik materyaller ve tutkallar da kullanılarak odun plastik kompozitleri (OPK) üretilebilmektedir. Bu çalıFşmada, ülkemizde odun hammaddesinin orman endüstrisinde etkin olarak kullanılması ile ilgili mevcut durum ve yeni öneriler sunulmaktadır.

Orman ürünleri doğrudan veya dolaylı olarak birçok sektör ile ilgilidir. Özellikle inşaat ve mobilya sektörlerinde ana eleman veya yardımcı eleman olarak çok sık kullanılmaktadır. Ülkemiz aktif deprem kuşağı olan Alp-Himalaya deprem kuşağı üzerinde yer almakta ve yüzölçümünün %42’si birinci derece deprem kuşağı üzerindedir (URL-1). Bu nedenle betonarme yapıların yerine ahşap yapıların tercih edilmesi önerilmektedir. Ancak uygun yapıda ağaç bulunmaması, zamanla deformasyona uğraması ve maliyeti gibi nedenlerle ülkemizde ahşap yapıların sayısı sınırlı kalmıştır.

Dünya üzerinde en fazla fiyat artışına uğrayan malzemelerden biri olan kerestelerin orman kesiminde uygulanan kısıtlamalar, çevre kuruluşlarının oluşturduğu baskılar, orman alanlarındaki azalmalar dolayısıyla tedarik edilmesi her geçen gün daha da güçleşmektedir. Fiyatlardaki bu artış ve aynı zamanda ağaç kontsrüksiyon malzemesi olarak kullanılacak boyutlarda kerestelerin bulunabilme güçlükleri bu malzemelerin değişik yollarla üretimini zorunlu kılmıştır. Bunun sonucunda daha küçük çaplı ve ekonomik anlamda pek fazla değeri olmayan ağaçların orman endüstrisine “mühendislik ürünü ağaç malzemeler” olarak kazandırılması sağlanmıştır.

Büyük boyutlu kereste ve ahşap yapı malzemelerinin ormanlardan doğal olarak elde edilmesi oldukça zordur. Bu nedenle mühendislik ürünü yeni malzememelere olan eğilim artmıştır. Laminasyon teknolojisinin gelişmesine bağlı olarak eğmeçli yüzeylerin de elde edilebildiği bu malzemeler başta Amerika ve Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülkede kullanılmaktadır. Ülkemizde ise bu ürünlerin üretimi ve kullanımı sınırlı sayıda kalmıştır. Bunun nedeni ise ahşabın yerine betonarme yapıların tercih edilmesidir. Ülkemizin %27,6’sı (21.678.134 ha) ormanlık alanlarla kaplıdır. Ancak bu alanın %46,7’si (10.119.466 ha) bozuk formludur. Bu nedenle verimli orman varlığımızın etkin kullanılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Ülkemizdeki mevcut arazilerin kullanımına ait bilgiler Tablo 1’de gösterilmiştir.

Arazi Kullanımı Alan (ha) Yüzde (%)
Orman 21.678.134 27,6
Mera 14.617.000 18,6
Su alanları 1.050.854 1,4
Tarım 24.437.000 31,1
Diğer 16.751.482 21,3
Genel Alan 78.534.470 100

Tablo 1. Türkiye’de arazi kullanım sınıflarının ülke yüzölçümüne dağılımı (OGM 2012)

Mühendislik ürünü malzemelerin ortaya çıkması ve gelişimi bu ürünleri geleneksel olarak üretilen ağaç malzemeye göre daha avantajlı hale getirmiştir. Berglund ve Rowell (2005) bu ürünlerin sağladıkları bazı avantajları aşağıdaki şekilde özetlemiştir.

1. Daha küçük boyutlardaki ağaçların kullanılması

2. Diğer üretim süreçlerinden atık olarak çıkan odun parçacıklarının kullanılması

3. Odunun bünyesinde bulunan ve istenmeyen kusurların arındırılması veya dağıtılması

4. Daha az şekil değiştiren biçimlerde bileşenlerin üretilmesi

5. Kompozitleri daha da geliştirerek keresteden daha iyi özellikler taşıyan ürünler üretilmesi

6. Değişik şekillerde kompozitler elde edilmesi

Mühendislik ürünü ağaç malzeme (MAM) kullanılan hammaddeye ve yönteme göre farklılık göstermektedir. Yapısal kompozit kereste ürünleri tutkallanmış kaplama, kaplama şeritleri veya şerit yongaların son ürününün boyuna paralel olacak şekilde sıcaklık ve basınç altında preslenerek kereste formu verilmesi ile üretilmektedir. Yapısal kompozit kereste ürünlerinin ticari alanda çeşitli türleri mevcuttur. Bu ürünler genel olarak üretim sürecine göre isimlendirilir. Piyasada bu ürünlerin çeşitli emprenye maddeleri ile işlem görmüş çeşitleri de mevcuttur (Enam, 2008). Yapısal kompozit kereste ürünleri ortalama 0,5 ile 0,8 gr/cm3 arasında özgül ağırlığa sahiptir (Arias, 2008).

Odunda doğal olarak var olan ve direnç azaltan kusurlar MAM üretim süreci içinde dağıtıldığından veya uzaklaştırıldığından (Azambujaa ve Diasb, 2006) homojen bir yapıda ve direnç özellikleri yüksek malzeme üretilmektedir (Geoffrey, 2003). MAM, üretimi ile istenilen şekil ve boyutlarda, ürünler elde edilebilir. Kerestelerde eğilme, çukurlaşma, burulma ve çarpılma meydana gelirken bu durum MAM’da daha azdır (Nelson, 1997). Taşıma kurallarının elverdiği boyuta kadar üretilebilirler. MAM‘ların dezavantajları ise üretilmeleri depolanmaları için daha fazla yatırım gerekli olması ve aynı boyutlardaki bir keresteye göre daha ağır olmaları olarak özetlenebilir (Çavuş, 2008)

Glulam (TAM)

Glulam, tabakalanmış ağaç malzeme (TAM) olarak bilinmektedir. ASTM D3737 TAM’ı uygun şekilde seçilmiş ve hazırlanmış kerestelerin düz ya da eğri şekilde, dört ya da daha fazla tabakanın son ürünün boyuna paralel olarak yerleştirilmesiyle elde edilen bir ürün olarak tanımlamaktadır (Azambujaa ve Diasb, 2006). Şekil 1’de dört tabakalı glulam örneği gösterilmiştir.

GLULAM

Parallel Strand Lumber (PŞK)

Parallel Strand Lumber (Paralel Şerit Kereste) Parallam® ticari adıyla bilinmektedir. Paralel Şerit Kereste 1970’lerde MacMillan Bloedel Ltd’de, gövde çapı küçük olan veya düşük kaliteli keresteyi güçlü keresteye dönüştürebilme girişiminin sonucunda geliştirilmiştir. PŞK, ilk olarak 1984 yılında pazara sunulmuş ve değişik endüstrilerde kullanılmaya başlanmıştır. ASTM (American Society for Testing and Material), PŞK’yi, “kaplama şeritlerin son ürününün boyuna paralel olarak yerleştirilerek sıcaklık ve basınç altında preslenmesiyle kereste formu verilmiş bir oluşum” olarak tanımlamaktadır (Liu,2003)

Paralel Şerit Kereste

Laminated Strand Lumber (TŞK)

Tabakalanmış şerit kereste (TŞK), ağaç malzemeden elde edilen tutkallanan şerit yongaların son ürünün boyuna paralel yönlendirilerek basınç altında sıkıştırılmasıyla elde edilen yapısal kompozit bir malzemedir. TŞK masif keresteden daha güçlü özellikleri nedeniyle masif keresteye göre daha cazip bir üründür (Moses vd., 2003).

Tabaklanmış Şerit Kereste

Laminated Veneer Lumber (TAK)

Tabakalanmış kaplama kereste (TAK), soyma yöntemi ile elde edilen yaklaşık 2,5–3,2 mm kalınlığında ve çeşitli boy ve genişlikte olan kaplamalardan üretilmektedir (Russell, 2003). Tabakalanmış kaplama kereste ile kontrplak arasında en önemli fark, kontrplaklarda kaplamaların lif yönleri bir birine dik olarak yerleştirilmesidir. TAK’larda ise bu kaplamaların lif yönleri birbirine paralel olacak şekilde yerleştirilir.

Tabaklanmış Kaplama Kereste

Cross Laminated Timber (ÇLK)

Cross laminated timber, (CLT) ülkemizde çapraz lamine ahşap malzeme veya çapraz lamine kereste (ÇLK) olarak bilinmektedir. Geniş boyutlarda üretilebilmesi, direnç özelliklerinin yüksek olması nedeniyle Avrupa’da çevre dostu ev ve ticari işletmelerin inşasında kullanılmaktadır.

CLT elemanları genellikle yük taşıma bileşenleri olarak kullanılır. Yük taşıma miktarları, bu ürünü oluşturan ahşap materyallerin direnç özelliklerine ve 80mm ile 240mm arasında değişen kalınlıklarına bağlı olarak farklılık göstermektedir. Bireysel tabakalar 3-5-7 tabakadan oluşur ve yük taşımaya önemli katkı sağlayan yoğun bir tutkal tabakası kullanılır. Tabakalar bir birine 90º’lik açıyla yapıştırılır. Üreticilerin üretim alanlarına ve taşıma şartlarına bağlı olarak boyutlar değişiklik göstermektedir. Ticari firmalar, 2.40m ve 3.00m genişlikte 12m den 20m’ye kadar uzunluklarda standart ölçüler sunmaktadır (Teibinger 2013).

CLT yapılar alanında yapılan çalışmalar, çoğunlukla ahşap yapıların düşük karbon özellikleri, yapısal performansları, yanma performansları, mühendislik ürünü ahşap malzemelerdeki son gelişmeleri ve çok katlı binaların yapımında daha geniş çapta kullanımı üzerine yoğunlaşmıştır. Ahşap yapıların çevresel etkileri ile çelik, beton ve taş yapıların karşılaştırılması üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Çok katlı yapılarda ahşap kullanarak sera gazı yayımında beton ve çeliğe göre %55 azalma sağlanabilmektedir (Head 2008).

CLT

Orman kaynaklarının sınırlı ve maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle orman kaynaklarının kullanımı levha ve mobilya sektörleri arasında sıkışmıştır. Oysa farklı yöntemlerle ahşap malzemeye kazandırılacak fiziksel, mekanik ve görsel özellikler ile bu kullanım alanları genişletilebilmektedir. Mevcut verimli orman alanlarımızın az olması nedeniyle orman ürünlerini daha verimli kullanma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Gelişen teknolojiyle beraber geliştirilen farklı yöntemler sayesinde orman ürünlerinde de verim arttırıcı çalışmalar yapılmaktadır. Mühendislik ürünü bu yeni malzemeler ile orman varlıklarımızın daha etkin kullanımı hedeflenmektedir. Hammaddenin verimli kullanımı açısından bu malzemeler ile biçilmiş kereste karşılaştırıldığında mühendislik ürünü malzeme üretiminde verimin daha yüksek olduğu görülmektedir.

Kavak gibi hızlı gelişen ağaç türlerinin endüstride daha etkin kullanımı ile arz-talep sirkülasyonu sağlanmalıdır. Ancak kavak ağacının mevcut fiziksel ve mekanik özellikleri, kendisinden talep edilen özellikleri karşılayamadığı durumlarda kullanım yerine bağlı olarak metal destekleyiciler, çeşitli karbon ve cam lifleri gibi materyaller ile desteklenerek özellikleri geliştirilebilmektedir.

Mühendislik ürünü malzemelerin ülkemizde yaygınlaştırılması için özel sektör ve kamuya düşen görevler vardır. Bu amaçla, hızlı gelişen ağaç türlerinin yetiştirilmesi için gerekli alanlar sağlanmalı ve teşvik edilmelidir. Mühendislik ürünün malzemelerin üretilebilmesi teknolojik ve ekonomik destek sağlanmalı, özel sektör ve üniversite işbirliği dahilinde ağaç malzemenin negatif özelliklerini azaltıcı çalışmalara ağırlık verilmelidir.

TABLO

kaynak: Nurgül TANKUT, Eser SÖZEN

Kent Mobilyaları Tasarım Süreci

Kent Mobilyaları Tasarım Süreci

Tasarım;

• Hatanın büyük zararlarla sonuçlanacağı belirsizlik durumlarında karar vermek,

• Fiziksel bir yapının en uygun fiziksel bileşenlerini bulmak,

• Amaca yönelik bir sorun çözme eylemi,

• Önceden var olmayan yeni ve faydalı bir şey meydana getirmeyi içeren yaratıcı eylem,

• Çeşitlilik azaltma süreci,

• Koşulların belirli bir kümesi durumundaki gerçek gereksinmelerin toplamına optimum çözüm,

• İnsanların ideal kavramlarına yanıt verecek doğrultuda belirtik önerilerle var olan bir durumdan, gelecekteki bir duruma  dönüşümdür.

Tasarlama eylemi sırasında kullanılan teknik ve araçlardan kurulan eylem düzenine tasarlama süreci denir. Tasarlama metodları yardımı ile tasarlama süreci dışlaşmaktadır. Tasarlama probleminin ilk ortaya çıkışından, düşüncenin tamamlanmasına kadar geçen süreye tasarlama süreci adı verilmektedir. Problemin yapısına göre, bir süreç bir yada daha çok düşünceyi kapsayabilir ki, buna karar sırası adını vermekteyiz.

Kent mobilyası tasarım süreçleri evreleri

Kent mobilyaları çok değişik fonksiyonları olan ve bunları bir arada barındıran bir elemanlar sistemidir. Her ayrı birim için farklı bir tasarım süreci uygulanması gerekmektedir. Kullanılabilecek süreçler farklı şekillerde sistemleştirilebilir.

Tasarım süreci yaklaşımı en basite indirgenmiş ve genelleştirilmiş açılımı; gözlem, problemi anlama, ortaya çıkarma, karşılaştırma, alternatif üretme, seçme olarak sıralanır. Tasarlama sırasında yapılan eylemlerin tümü tasarlama sürecini oluşturur. Bu süreci izleyen çerçeve içerisinde proje planlanır, organize edilir ve geliştirilir.

Kent mobilyalarının tasarımında oldukça değişik etmenlerin yer alması doğaldır. Bu etmenler arasında, gelenekler, önyargılar, tarihsel doku gibi faktörlerin var ettiği toplumsal yön, algılama sonucunda oluşan psikolojik yön, kullanılan malzeme özelliklerinin kazandırdığı anlamsal yön ve tasarım boyutunun getirdiği estetik yön gibi değişik faktörler söz konusudur. Esas olan ürünün anlaşılması ve tanımlanmasıdır. Tasarlanacak ürünün buluşa mı dayanacağı, yoksa durağan mı olduğu konuları, problemin anlaşılması, diğer bir deyişle problemin belirlenmesidir. Bu aşama psikologlar tarafından ortaya konan kuluçkalanma aşamasına benzer kabul edilebilir. Ancak kuluçkalanma kişisel bir olgudur. Halbu ki anlama, grupla birlikte yapılan analitik işlemleri de kapsamı içine alır. Ortaya çıkarma, alternatif çözüm yollarını bulmaktır. Bu aşama psikologların aydınlanma dedikleri aşamaya bir ölçüde benzemektedir. Karşılaştırma, ortaya konan alternatiflerin birbirleriyle arşılaştırılması ve içlerinden uygun olanın seçimi için bilgi edinme aşamasıdır. Bunu uygulanacak politikayı seçme ve karar verme aşaması izler. Bu aşamaların aralarında doğrusal olmayan ilişkiler mevcuttur. Popper’ in dediği gibi biz daima hatalarımız ile öğreniriz. Bu nedenle aşamalar arasındaki sürekli dönüşleröğrenmeyi de teşvik eder. Ürün tasarımının yönetiminde bütün bu aşamaların ortaya konmasının ve planlanmasının çeşitli yararları vardır.

Kent mobilyası için bir tasarımı için bir süreç şeması ortaya çıkarmayı düşünürsek genel anlamda bütün kent mobilyası elemanlarına uyarlanabilecek geniş kapsamlı bir şema olabilir. Bunun yanı sıra bilinmelidir ki her ürün için farklı bir süreç gereklidir ve süreçlerin işleyiş şekilleri de farklı olacaktır.

Tasarım yapılırken profesyonel tasarım yöntemleri kullanılmalıdır. Tasarım yöntemleri kullanılırken yeni tasarım yaklaşımlarının günümüz gerçeği içerisinden yansımalarını da dikkatle ele alınmalıdır. Bunların dışında, katılımcı çalışma ile tasarımların gerçekleşmesi ve katılımcı çalışmanın profesyonelce yürütülmesi gerekmektedir. Katılımcı ve tasarımcının bir takımın aynı derecede önemli elemanları gibi çalışmalarını sağlayabilmek de aynı derecede önemlidir.

Tasarımı gerçekleştiren tasarımcıların kendi bakış açıları ve tarzları olmalıdır. Tasarım aşamasında bir sonraki evreyi görüp, değerlendirmeli ve optimum çözüm için çaba harcamalıdır.

Talebin ortaya çıkışı

İnsanlık doğuşundan itibaren yaşadığı çevreyi düzenleme çabası içine girmiş; köyler, kasabalar, kentler oluşmuştur. Oluşturulan bu yapay çevre içindeki kamusal mekanlarda, insanların basit gereksinimlerini karşılayan öğeler kent mobilyaları olmuştur.

Ülkemizde yaşanan hızlı kentleşme olgusu sonucu değişen yaşam koşulları, toplum yapısı, teknolojik gelişmeler, kentlerin plan ve görünümleri üzerinde etkili olmaktadır. Bu bilinçle kent plancıları, tasarımcılar, sosyal bilimciler, yerel yöneticiler ve endüstri ürünleri üreticileri, uygar, yaşanabilir insan gereksinimlerine cevap veren, estetik değerlere sahip çağdaş kentler yaratmaya çalışmaktadır. Yaratılan bu kentsel mekanlarda kullanılan donatılarda kent mobilyalarıdır. Kent mobilyaları farklı farklı ihtiyaçlara cevap verirler. Mekanda gerçekleştirilecek eylemlerin gerektirdiği ihtiyaçların talep olarak dile getirilmesi veya hissedilmesi gerekmektedir. Günümüzde artık kentsel mekan kalitesini yükseltmek için bazı yeni talepler ortaya çıkmaktadır.

İhtiyacın belirlenmesi

Talebin ortaya çıkmasıyla ihtiyacın da belirlenmesi gerekmektedir. İlerde çıkabilecek problemleri ortadan kaldırmak için ihtiyacın en doğru şekilde tanımlandırılıp geniş kapsamlı olarak belirlenmesi gerekir.

Veri toplama

Veri toplama araştırma evresidir. İhtiyaç belirlendikten sonra konuyla ilgili her türlü bilgi envanteri toparlanıp araştırma yapılmalıdır. Doğru araştırma yönteminin kullanılması tasarım sürecini olumlu etkilemektedir. Veri toplama aşamasında, kullanıcılara yöneltilen anketlerden, mekandaki kullanıcıların elemanları nasıl kullanıldığıyla ilgili gözlemlerden ve mekanda yapılabilecek uygulamaları araştırma yöntemiyle çeşitli veriler toplanabilir.

Veri toplamak için kullanılan araştırma yöntemleri:

Anket: Tasarımcının gözden kaçırma riski olan ve kullanıcılar için önemli olabilecek bir noktanın olabileceği düşünülerek ürün hakkında kullanıcıların ne düşündüğü öğrenmek amacıyla anket yöntemiyle sorular sorulur ve çıkarılan sonuçlarla tasarımcı yeni bir bakış açısı kazanabilir.

Gözlem: İnsanların mekanı ve o mekandaki elemanları nasıl kullandığı gözlemlenir. Bu yöntem gözlem yapan kişinin objektif olamaması riskini taşır ve böyle bir durum için sonuç objektif olmayabilir.

Deneyler: Mekanda yapılabilecek bazı uygulamaları araştırmak ve bu araştırma sonucunda bazı bilgilere ulaşmaktır. Deneyler ürün kullanımı ile ilgili de gerçekleşebilir.

Tasarım kriterleri

İşlevsellik : Bir bütünün her bir parçasının kendine düşen görevi yerine getirmesi ve kendi üstündeki sistemin görevini yapmasına ve böylece bütünün işlemesine yardımcı olmasıdır.

Kullanılırlık: Ürünün kulanım amacına uygunluğu.

Ergonomi: Elemanı kullanacak olan kullanıcıların antropometrik ölçüleri doğrultusunda, kullanım kolaylığını artırmak için elamanlar yaratılmalıdır.

Güvenlik: Çok geniş ve farklı yaş gurupları tarafından açık kamusal alanlarda kullanılan elamanların, ürün kullanım süreci boyunca çevreye herhangi bir zarar vermemesine ve kötü kullanımlara ( Vandalizm ) karşı malzeme seçimi, formun ölçütleri, kullanım kolaylığı gibi özellikler bakımından donatılması gerekir.

Bakım: Kent mobilyalarının bakımı da hem kullanıma özendirme hem de vandalistik eylemleri engelleme açısından önem taşımaktadır. Çünkü bakımsız, eski ve pis görünüşlü bir eleman vandalistlik eylemler için kişileri daha fazla cesaretlendirdiği,
böyle bir elemanın kullanımının tercih edilmediği görülmektedir. Bu bakımdan kent mobilyalarının tamamında, estetik ve işlevsel görünüşe sahip olacak şekilde, belli aralıklarla bakım çalışmaları yapılmalıdır.

Kalite ve Dayanıklılık: Kalite; kullanıcıların isteklerinin karşılanmasına yönelik, kent mobilyaları üreten, kullanımın, bakımın ve yaşanabilirliğini sağlayan tüm organizasyonların, kendi içlerinde ya da aralarında kalitenin oluşturulması, sürdürülmesi ve geliştirilmesi yolundaki faaliyetlerini düzenleyen, bu faaliyetlerin kentsel ekonomiye maliyetinin en ekonomik düzeyde oluşmasını sağlayan ve sonuçta bu çabaların kullanıcıların bugünkü ve gelecekteki gereksinimlerinin etkin bir şekilde karşılanmasını sağlamaya yönelik olarak sürdürüldüğü bir anlayışlar bütünüdür. Kalitenin sağlanabilmesi için yapılması gereken teknik çalışmalar ise şöyle özetlenebilir:

1. Tasarım Kontrolünün Sağlanması: Üretim öncesi, ürünlerin işlevsellik, dayanıklılık, maliyet, estetik beklenti ve güvenirlilikle ilgili kalite standartlarının tasarlanıp belirlenmesi ve üretimde ortaya çıkabilecek kalite sorunlarını ortadan kaldıracak yada azaltacak önlemlerin alınmasıdır.

2. Kent Mobilyaları Üretiminde Kullanılacak Malzemelerin Standart Kontrolü: Üretimde kullanılan hammadde ve malzemelerin stok yerine, istenilen kalite özelliklerine sahip olması şartıyla girişinin sağlanmasıdır. Tedarik kaynaklarının değerlendirilmesi, malzeme spesifikasyonlarının hazırlanması ve kabul muayenesi ve test yöntemlerinin, ekonomik örnekleme yöntemlerinin seçilmesi bu aşamada yapılması gereken kontrollerdir.

3. Üretilen Kent Mobilyalarının Kalite Düzeylerinin Kontrolü: Ürünlerin kalite özelliklerinin standartlara uygunluğunun kontrolü ve gerektiğinde yapılması gereken düzenlemeler için ilgili bölümlerin uyarılmasıdır. Muayene işlemlerini belirleyici planların hazırlanması, duyarlılık araştırmaları, kontrol diyagramlarının uygulanması , araç-gereç kontrol ve çalışan eğitimi ve maliyet analizlerinin geliştirilmesi yapılması gereken kontrollerdir.

4. Bakım ve İyileştirme Kontrol Çalışmalarının Yapılması: Tasarım amacına uygun kullanım biçiminin sağlanması için rutubet, sıcaklık gibi ortam koşulları, yüklenme düzeyleri ve sınırları iyi tanımlanmalıdır. Gerekli bakım planlaması, zaman ve kaynak gereksinimi dikkate alınmalıdır.

Kent mobilyalarının çevre koşullarına karşı uzun ömürlü olmaları için tasarım aşamasında doğru malzeme seçimi, doğru konumlandırma gibi faktörler de dikkate alınmalıdır.

Ürün tasarımında kullanılacak olan malzemenin çeşitli dayanıklılık ve kullanım denemelerinden geçirilmiş olması ve kabul gören ulusal ve hatta bölgesel veya uluslar arası standardizasyon kurumlarınca tescil edilmesi ve o ürünün dayanıklılık ve kalitesinin güvenilir bir organizasyonca garantilenmiş olması anlamına gelecektir.

Estetik Olma: Kent mobilyası tasarımında estetik yaklaşım çok önemlidir. Kent içinde kullanılabilir bir güzel sanatlar örneği olarak sanat ve teknik bilginin birlikteliği uyum içinde sergilenmelidir. Bireyler tarafından kolayca algılanmalarının sağlanması için görsel algılama ilkeleri doğrultusunda tasarlanmalıdırlar. İşlevsel oldukları kadar sanat eseri değerinde oldukları unutulmamalıdır. Kentsel mekanda yer alan bu elemanların tasarımlarında, sanatsal yaklaşım göz ardı edilmezse, kente kimlik kazandıracak mobilyaların üretilebileceği unutulmamalıdır.

Süreklilik: Kaçınılmaz olarak her kültürel kullanım nesnesi gibi kent mobilyaları da temel kullanım işlevlerinin yanı sıra toplum yaşamı içinde zamanla anlam iletici bir nesne olurlar. Bundan dolayı, kent kimliğine dayanan, onun ayırıcı öğelerinden biri olan ve destekleyen bir sistemin parçası olarak, kent mobilyalarının hem teknik hem de görsel açıdan kent içinde bir süreklilik göstermesi gerekir [8]. Sonuç olarak, kente yapılan müdahaleler noktasal olmamalıdır. Tek başına düşünülen uygulamalar kent yaşamına katılamaz, dışlanır. Çünkü her uygulama birbirine paralel olmayan birçok ilişkiler ağına takılır. Dolayısıyla tasarımın sürekliliği ilkesi kent mobilyaları içinde geçerlidir. Kent kimliği açısından süreklilik önem taşımaktadır.

Ekolojik Bakış Açısı: Ürünün kullanım ve kullanımdan kalkma aşamalarında çevreye yük olmama, geri dönüşüm özelliği dikkate alınmalıdır.

Esneklik: Kent elemanları birbirleriyle etkileşim içinde olacağından zaman içinde değişime uğrarlar ve bu değişimlere ayak uydurabilecek esnekliğe sahip olmaları gerekir.

Maliyet: Kent mobilyasının maliyetini etkileyen en önemli etkenler malzeme ve üretim şeklidir. Tasarım aşamasında maliyete ne kadar bütçe ayrılacağına karar verilmeli ve maliyeti düşürecek çözüm yolları bulunmalıdır.

Standartlara Uygunluk: Her ürün için ülke çapında belirlenmiş olan standartlar vardır. Ülkemizde tasarlanan ve üretilen bütün ürünler ya Türk Standartlarına ( TSE ) yada Uluslar Arası Standartlara ( ISO ) uymak zorundadır. Standartlar hakkındaki bilgilere tasarım aşamasında sahip olunmalı ve üretim aşamasında kontrol edilmelidir. Kent mobilyalarının standartlara uyması elemanların kullanım sürecinde herhangi bir parçasının değişiminde uyması açısından ve ürünün kullanım ömrünü uzatmak açısından önemlidir. Standartlar dışında ürün şartnameleri ve yasalar ürünlerin üretimini etkiler.

Özgün Tasarım: Kent mobilyalarında prototip ve standardizasyon uygulaması yerine kullanılacakları mekanların özellik ve işlevleri dikkate alınarak özgün tasarımlar yapılmalıdır.

Malzeme Seçimi ve Bağlantı Detayları: Kullanılan malzemenin özellikleri, ürünün dayanıklılığı ve yarattığı psikolojik etkiler bakımından önem taşımaktadır. Beton oturma birimi, aynı ölçülerdeki ahşap olanla karşılaştırıldığında, kütlesel ve ağır bir görüntü verir.

Bağlantı elemanlarının sağlam olması, vandalistlik eylemlere karşı koymada önemli olduğu kadar, bağlantı detaylarının çok amaçlı kullanımı ve ayarlanabilirliği kent mobilyalarının hareketliliğini ve modülerliğini sağlayarak, gerekli olan destek ve taşıyıcı eleman sayısını azaltmaktadır.

Ürün-Kullanıcı Dengelenmesi: Tasarım ürünlerinin nasıl işlediği veya kullanıldığı görünen strüktürü ile öğrenilir. Kent mobilyalarında kullanıcı yönünden örneğin, durma, yönlendirme, değişebilirlik, ayarlanabilirlik, kumanda etme gibi özellikler, tasarımın kullanımına açıklık getirecek ve dolayısıyla kullanıcı tarafından kolayca algılanıp tasarıma karşı güven ve sahiplenme duygularını oluşturacak bir tasarım yaklaşımıyla ürünlere yansıtılmalıdır. Bu işlev özellikle yeni teknolojik gelişmelerle kent yaşamında her gün daha da çoğalan, ürünle kullanıcının interaktif bir ilişki yaşadığı ve görünen strüktürün giderek kaybolduğu yeni kent öğelerinde ( ör. Bilet otomatı, akbil otomatı, bankamatik, enformasyon standartları vb. gibi ) çok önemli bir işlev olmaktadır.

Kaliteli, kimlikli, insanlara keyif veren mekanlara sahip olmak, fonksiyonel, estetik ve ekonomik olarak üretilmiş, amacına uygun yerde ve adette kullanılmış kent mobilyalarının o mekana yerleştirilmesiyle mümkündür. Her türlü tasarım ürününde olduğu gibi, kent mobilyaları da bir çok işlevi bir arada bulundurur. Sosyal, kültürel, ekonomik vb. gibi çok farklı özellikler gösteren, tanımlanması oldukça zor ve geniş bir kullanıcı kitlesi olan kent mobilyalarında tasarımı etkileyen faktörleri işlevsel, psikolojik ve teknolojik faktörler olmak üzere üç an başlık altında incelemek mümkündür.

Tasarım Alanındaki Kavramlar

Ürünün sonuç aşamasından önce düşünülmesi gereken, Kent mobilyalarının tasarım sürecini ve üretimini etkileyecek ürüne ait  nitelikler; performans, sağlamlık, yapılabilirlik ve güvenlik kavramlarıdır.

Performans

Kentsel mekana konan bu elemanlar sürekli olarak çalışıyor ve işlevlerini doğru bir şekilde yerine getiriyor olmalıdırlar. Elemanların performansları, bulundukları mekan ve onlardan beklenilen işlevler ile doğrudan bağlantılıdır.

Örneğin; herhangi bir aydınlatma elemanı bulunduğu mekanda ihtiyaç duyulan derecede, hava kararır kararmaz-aydınlanana kadar, sürekli, aydınlık sağlamalıdır.

Sağlamlık

Kent mobilyaları doğa koşullarına ve kazalara karşı dayanıklı olmalıdırlar. Yerleştirilecekleri alanların iklim koşulları iyi bilinmeli ve bu doğrultuda bilinçli malzeme seçilmelidir. Kent içi küçük ölçekli kazalara karşı ise dayanıklı ve kolayca hasar görmeyecek şekilde sağlam olmalıdırlar. Bunların yanında kullanıcılar bilinçli olarak kent mobilyalarına zarar verirler. Yapılan bu vandalist eylemlere karşı kent mobilyalarının kentsel mekanlarda yaşamlarını sürdürebilmeleri için hem teknik özelliklerle hem de gerçekleştirilen tasarımlarla iyi düşünülüp etüd edilmeleri gerekir.

Yapılabilirlik

Kent mobilyaları sistemindeki elemanların her birinin teknik olarak gerçekleştirilebilirliği yanında bir sistem olarak da uygulanabilirliğinin olması gerekmektedir. Kent mobilyalarının sadece üretim sürecinde değil, mekanlara kolay yerleştirilebilir olması ve rahat monte edilebilir olması uygulanabilir elemanlar olduğunu gösterir.

Güvenlik

Kentsel mekanlara yerleştirilen kent mobilyalarının meydana gelebilecek her türlü kazaya karşı iyi tasarlanmış olması gerekmektedir. Güvenliği sağlayacak öğeler; malzeme türü, formun ölçüleri ve kullanım kolaylığıdır. Kentin en yoğun kullanım alanlarına yerleştirilen bu elemanlar toplumun güvenliği göz önüne alınarak tasarlanmalarının yanı sıra yerleştirildikleri mekanlar da kaldıkları sürece onarımları düzenli olarak gerçekleştirilmelidir ki beklenmedik kazalara yol açmasınlar. Bu noktada yerel yönetimlerle ilişkili olan bu bakım- onarım işlevi kusursuzca yerine getirilmelidir. Örneğin, farklı nedenlerden dolayı işlevini yerine getiremeyen bir aydınlatma elemanı onarılmaz ise bulunduğu mekanda gece kullanımında çeşitli hırsızlık olaylarına sebebiyet verecektir ve güvenli olmayan alan haline gelecektir.

Kent Mobilyalarının Tasarım Ölçütleri

Kaliteli, kimlikli, insanlara keyif veren mekanlara sahip olmak, fonksiyonel, estetik ve ekonomik olarak üretilmiş, amacına uygun yerde ve adette kullanılmış kent mobilyalarının o mekana yerleştirilmesi ile mümkündür. Her türlü tasarım ürününde olduğu gibi, kent mobilyaları da bir çok işlevi bir arada barındırır. Sosyal, kültürel, ekonomik vb. gibi çok farklı özellikler gösteren, tanımlanması oldukça zor ve geniş bir kullanıcı kitlesi olan kent mobilyalarında tasarımı etkileyen faktörleri işlevsel, psikolojik ve teknolojik faktörler olmak üzere üç ana başlık altında incelemek mümkündür. Nesne (obje veya yapı ) ve insan ilişkisinin belirlenmesine yönelik ölçütler işlevsel ölçütler başlığında toplanmaktadır. Bireye, bireylerin oluşturduğu topluma ve sosyo-kültürel özelliklerine uygun obje ve çevre oluşumunu sağlayıcı ölçütler ise psikolojik ölçütler şeklinde tanımlanmaktadır. Malzeme, üretim ve ekonomiye yönelik ölçütlerin tümü ise teknolojik ölçütler başlığı altında yer almaktadır.

İşlevsel ölçütler

Herhangi bir nesne ile insan ilişkisinin belirlenmesine yönelik ölçütler, işlevsel ölçütleri oluşturmaktadır. Kentsel bir mobilyanın işlevsel olabilmesi için insanın fiziksel özelliklerine uygun, hareket özelliklerine olanak verecek şekilde tasarlanmış olması gerekmektedir. Bu nedenle, ürün tasarımında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta insan ergonomisidir. Sonuç olarak, insan ergonomisinin iyi analiz edildiği, kullanıcı beklentilerinin doğru bir şekilde ürüne yansıtıldığı, malzeme seçme ve uygulama kararlarının doğru şekilde ele alındığı bir tasarım süreci sonunda tasarımcıyı, uygulayıcı ve en önemlisi kullanıcıyı memnun edecek kent mobilyaları ortaya çıkmış olacaktır.

Psikolojik ölçütler

Kent mobilyasının tasarımında dikkat edilmesi gereken algılamaya ve değerlendirmeye yönelik ölçütler psikolojik ölçütleri oluşturmaktadır. Genel anlamda birey ve toplumların davranışlarına yönelik ölçütlerdir. Tüm nesnelerin olduğu gibi kent mobilyalarının da kullanıcı ile ilk bağı görseldir. Görsel ilişki sonucu oluşan algılama sürecinde kullanıcı gördüğü nesneyi değerlendirmeye başlamaktadır. Bu nedenle kent mobilyalarında da kullanım biçiminin kolay algılanabilir olması önemlidir. Algılama süreci ve algı ile ilgili ölçütler içerisinde güven verme etkin olan bir başka faktördür. Görsel algılama dışında başka duyularla algılamalarda söz konusudur. Örneğin bir oturma elemanının vücut veya elle algılaması mümkündür.

Toplumların genel kullanılan hizmet elemanları ile ilgili değer yargıları, sosyokültürel ölçütlerle değerlendirilmektedir. Çevreye uyum ölçütleri doğrultusunda toplumların beğeni düzeyleri ile estetik değer yargıları birlikte değerlendirmelidir. Sosyo- kültürel ölçütler kent mobilyası bağlamında toplumun değer yargılarına uyumlu olmalıdır. Sosyo- kültürel ölçütlerin oluşmasında kamusal alanlardaki davranışlar ve toplu olarak yapılan eylemler, alışkanlıklar, gelenekler etkilidir.

Örnek vermek gerekirse; sosyo kültürel bir ölçüt olan mahremiyet kent mobilyası düzenlemelerinde etkili bir faktördür. Oturma elemanlarının düzenlenmesinde ve biçimlendirilmesinde insanların birbirleriyle olan ilişkileri, aralarında bıraktıkları mesafe önemli bir ölçüt olarak kullanılmaktadır. Eylemlere yönelik kent mobilyalarının tasarımında eylem tüm yönleriyle incelenmelidir.

Teknolojik ölçütler

Teknolojik ölçütler tasarımın var olan veya yeni bir malzemeyle yeniden üretilmesine bağlı olarak oluşturulması sonucu kent mobilyası tasarım ölçütleri içinde yer almaktadır. Kent mobilyası üretiminde malzeme, nüfus artışı ve kullanıcısının belirsiz olması sonucu oluşan vandalizmi önlemeye yönelik dayanıklılığın sağlanması açısından önem kazanmaktadır. Ayrıca, malzemeyle ilgili olarak önemli bir diğer konu kent mobilyalarının her türlü iklim koşullarına karşı dayanıklı olması gereğidir.

Malzeme ölçütleri, malzemenin işlev ve kullanma koşullarına uygunluğu ve malzeme biçim uygunluğu şeklinde özetlenebilir.

Malzeme ölçütleri, malzemenin işlev ve kullanma koşullarına uygunluğu ve malzeme biçim uygunluğu şeklinde özetlenebilir. Kent mobilyaları açık alanlarda ve her türlü dış etkene açık olduğundan bu tür etkenlere dayanıklı olmak zorundadırlar. Bu özelliklerinin yanı sıra bakım kolaylıkları ve kullanıcı konfor şartlarının oluşturulması da malzeme seçiminde yol gösterici diğer etkenlerdir.

Karar Verme Mekanizması

Karar verme eyleminin yapılabilmesi, en az iki alternatifin bulunmasına bağlıdır. Bu alternatiflerin aralarındaki farklılıkların değerlendirilmesi ve bir karşılaştırma yapılarak belirli kriterlere göre seçim yapılmasına “karar verme” denir.

Kent tümü ile tasarımcı masasında biçimlendirilemese de tasarımla kentin biçimlenişine önemli katkılar sağlar. Herhangi bir kentsel mekanda çevreye bakıldığında, kentsel mobilyadan bu mobilyanın biçimi, kalitesi, konumu ve yerinden, mekanın ölçüsüne, mekanı oluşturan öğelerin ilişkisine, tüm bu öğelerin daha büyük referans çerçevesi ile olan ilişkilerine, özetle kentin mikro ve makro düzeydeki biçimlenişlerine ilişkin pek çok konu tasarımla iyileştirilebilir, daha yaşanabilir bir kent çevresi oluşturulabilir. Bu yönde temel sorun, kaynak sınırlılığından çok var olan kaynakların akılcı ve etkin kullanılması gereğine ilişkin bilinç, duyarlılık ve kararlılık eksikliğidir. Daha kaliteli bir kentsel çevre yaratmanın birincil koşulu bilinç, duyarlılık ve kararlılıktır. İkinci koşulda plancı-tasarımcı dışında gerçekleşen özel, yarı kamusal ve kamusal kent biçimlendirici gelişme eylemlerinin bütünleştirilmesi ve yönlendirilmesidir. Bu iki koşul, kentsel tasarım çabalarını ve tasarım sorumluluğunu tasarımcının masasından yönetim platformuna doğru çekmekte, tasarım yönetimi konusunu gündeme getirmektedir. Tasarım ve uygulama aşamasında eylemin bütünleştirilmesinin temel öğesi koordinasyon ( eşgüdüm ) dür. Koordinasyon ise amaç-plan, kadro- bütçe ve operasyon bütünlüğünden, kısaca yönetimden bağımsız olamaz.

Yerel yönetimler, belediyeler kentsel tasarım eylemi çerçevesi içinde yerinde ve zamanında, kritik karar noktalarına duyarlı ve kararlara katılarak kaliteli bir kentsel çevre yaratılması yönünde etkili olmak durumundadır.

kaynak: Elif AKYOL

Kent Planlama ve Ekoloji İlişkisi

KENT PLANLAMA VE EKOLOJİ İLİŞKİSİ

Hızlı nüfus artışı, gelişen teknoloji ve sanayi ile birlikte insanoğlunun ekosistemler üzerindeki baskısı artmakta ve doğal çevrenin giderek yok olmasına ve yenileme gücünü kaybetmesine neden olmaktadır. Buna karşılık olarak, 1970’li yıllardan itibaren çevre sorunlarına karşı artan duyarlılık, pek çok alanda yeni yaklaşımlar ve teknik önlemlerin geliştirilmesini sağlamıştır. Planlama alanında ise doğal çevrenin bugünkü ve gelecek nesiller için en yararlı biçimde değerlendirilmesi, ona bağlı kaynakların korunması, geliştirilmesi ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasını amaçlayan yaklaşım olarak ekolojik planlama yaygın bir kullanım bulmuştur.

EKOLOJİ KAVRAMI,

Canlılar ile çevrelerindeki dünya arasındaki karşılıklı ilişkileri belirtmekte, yaşama ortamını oluşturan ortam faktörleri ile ortamın özelliklerini ve karşılıklı ilişkileri incelemektedir. Ekoloji kavramında, yaşayan canlılarla çevre arasındaki ilişkiler ve etkilenmeler çok yönlü, doğrudan ve dolaylı biçimleri ile yer almaktadır. Çevreye bakış açısında insan merkezli bir yaklaşım egemen iken, ekolojik bakış açısında insan diğer canlılarla birlikte ve eşit ağırlıkta değerlendirilmektedir”.
Doğal kaynaklar planlama alanının ekolojik açıdan değerlendirilmesi için gerekli temel verilerdir. Doğal kaynakların tespiti, envanterlerinin ortaya konması kısaca ekolojik analiz planlamanın temelini oluşturmaktadır. Alanın ekolojik karakterini ortaya koyan doğal faktörler; yeryüzü şekli, iklim, anakaya/toprak, su ve canlılar (bitki örtüsü ve hayvan varlığı ve insan)dır.
Doğanın gizil gücünü potansiyelini geniş kapsamlı bir yaklaşımla ele alan ve doğanın korunması, kullanımı ve geliştirilmesini amaçlayan fiziksel planlama çalışmaları, planlamanın içerik ve sürecine göre ekolojik planlama ve peyzaj planlama adlarını almıştır. Planlama kavramsal olarak, belirlenen bir hedefe ulaşabilmek amacıyla, harekete geçmeden önce yapılan hazırlıklar, karar verme ve seçim yapma sürecidir.

Planlama sürecinin aşamaları şöyle özetlenebilir:
• Sorunun tanımlanması,
• Veriler ve değerlerin sistemsel analizi. Amaçlar, hedefler, veriler, değerler ve kriterler için kriterlerin belirlenmesi,
• Seçeneklerin ortaya konulması,
• Ortaya konulan seçenekler arasından seçimin yapılması,
• Uygulama ve geri dönüşle kontrol.”
Fiziksel planlamada, arazi kullanımı kararları verilirken en uygun yerlerin belirlenmesinde, alana ait elverişli ve kısıtlayıcı koşulları belirleyen biyofiziksel ve sosyo-kültürel faktörlerin ve aralarındaki ilişkilerin değerlendirildiği planlama süreci ekolojik planlamadır. “Planlamada sürdürülebilirlik söz konusu olduğunda öncelikle doğal çevreyi temel alan sürdürülebilir gelişme stratejilerinin ortaya konması gerekir”.
“Sosyo-ekonomik gereksinimleri karşılamak üzere doğal kaynakların bir sermaye olarak kullanılmasında çevrenin ekolojik sürekliliğinin sağlanması için doğal kaynaklar ile sektörel arazi kullanımları arasında oluşabilecek olası olumsuz ekolojik ilişkilerin niteliksel açıdan ölçülmesi ve risklerin tanımlanması fiziksel planlama kararlarından önce yapılması gereken bir eylemdir. Bu nedenle bölgelerin ve onlara bağlı havzalar zinciri içindeki karasal ve aquatik ekosistemlere ilişkin güncel kaynak envanterlerinin çıkartılarak bilimsel ekolojik yöntemlerle hassasiyetlerinin ölçülmesi ve yorumlanmasıyla ekolojik eşiklere özgü haritalar elde edilebilir. Elde edilen bulgular çerçevesinde bölgelere ilişkin kesin koruma-kullanma kuralları plan lejandında tanımlanmış bölgelere ilişkin “Ekolojik Master Planları”nın elde edilmesi suretiyle uzun süreli perspektifler için amaçlanan ekonomik ve ekolojik gelişme kararlarının sağlıklı bir şekilde verilmesi sağlanabilir”.
“Doğal kaynakları sürdürülebilir korumak ve kullanabilmek için ülke, bölge ve havza özelinde ve genelindeki kaynakların yönetilmesi ancak bütüncül bir Ekolojik Master Planı’nın elde edilmesiyle sağlanacaktır”.

KENTSEL SÜRDÜRÜLEBİLİR VE BÜTÜNCÜL EKOLOJİK YAKLAŞIM
Günümüzde, mevcut kentsel alanlarda Sürdürülebilirlik (Sustainability) ve Ekoloji (Ecology) yaklaşımının kentin tüm bileşenlerine entegre edilebilmesi için, bu olguların bütüncül bağlamda kentsel yönetimi ve politikalarında, kentin planlama ve tasarımında, kurumsal/toplumsal ve bireysel ölçekte yapılacak sorumluluk ve çözümlerle gerçekleştirilmesi gereklidir.

Ekolojik Planlama Yaklaşımında Temel Hedefler
1. Doğal ve yeşil alanların yoğunluğunun artırılması,
2. Temiz enerji kullanımı,
3. Çevre dostu teknolojinin kullanımı,
4. Ekolojik tabanlı kentsel, mekansal ve mimari yapıların planlama ve tasarımı,
5. Ekolojik ve çevre koruma konusunda eğitim (bilgilendirme ve bilinçlendirme) faaliyetleri,
6. Ekolojik ulaşım çözümleri,
7. Denetleme ve izleme,
8 . Tasarrufun yaygınlaştırılması,
9. Çevre dostu ve uyumlu malzemelerin kullanımı vb. ekolojik önlemleri içermektedir.
Planlama’da Ekolojik Yaklaşımlar
Kentleşme birçok farklı aktör arasındaki dinamik etkileşimlerin bir çıktısıdır.
Değişen ve gelişen günümüz koşullarında planlamanın temel amacı ne olmalıdır?
“Kentlinin sosyal ve kültürel gereksinimlerini karşılamayı, sağlıklı ve güvenli bir çevre oluşturmayı, yaşam kalitesini artırmayı hedeflemek ve bu amaçla başta doğal, ekonomik, demografik, toplumsal, kültürel, tarihsel, fiziksel vb. özellikleri dikkate alarak kentsel alanların sektörel bazda kullanımı, koruma, kısıtlama kararlarını, örgütlenme, tasarım, planlama, uygulama ve yönetim ilkelerini ortaya koymaktır.”

Ekolojik Planlama Boyutundaki Hedefler 
1) Öncelikle, “Bütüncül, Katılımcı ve Ekolojik Kent Planlama”
2) Ekolojik kent planlamasında temel amaç; Doğal çeşitliliğin artırılarak ekosisteme yeni yaşam mekanları ve süreçlerinin katılımının sağlanmasıdır.
3) Arazi kullanım durumları ile doğal yapı arasında uyumun sağlanması.
4) Malzemenin yeniden kullanımı, yenilenebilir enerji kaynakları, su ve havza yönetimi vb. dengeli bir döngü kurulması.
5) Sürdürülebilir ekolojik kent planı içinde,
* Yerleşim Ana planı
* Ulaşım Ana Planı
* Yeşil Sistem Ana Planı
* Doğa Koruma ve Geliştirme Rezerv Ana Planı
* Kültürel Tarihi ve Arkeolojik Koruma ve Geliştirme Ana Planı
* Alt yapı Ana Planı
* İşyeri Merkezleri ve Sanayi Gelişim Ana Planı
* Kentsel Enerji Ana Planı çalışmalı aynı düzlemde incelenmeli ve ekolojik koşullar dikkate alınarak gözden geçirilmelidir.

6) Kentin açık ve yeşil alanların nitelik ve nicelik olarak artırılması.
7) Sera gazı etkicisini azaltıcı ve emisyon emici bitkiler ve kent ormanları ile zenginleştirilmelidir.
8 ) Kent ekosistemi içinde önemli işlevleri olan su kaynakları kent içi ve çevresinde yaygın olarak kullanılmalıdır.
9) Çevreye duyarlı planlama amaçlarının ve çevresel standartlarının (hava, su, toprak kalitesi, gürültü kirlilik değerleri vb.) sistematik olarak belirlenmesi
10) Kent içi toplu taşıma araçları yaygınlaştırılmalıdır
11) Mimari yapı ve bina tasarımında ekolojik mimari anlayışı yaygınlaştırılmalıdır. Örneğin mikroklimatik verilerin (güneşlenme, rüzgar yönleri, ısı, radyasyon vb) en etkin şekilde kullanılması hedeflenmelidir.
12) İmar parselleri hava sirkülasyonu ve uygun bir mikro klimaya sahip olacak şekilde yerleştirilmelidir.
13) Kentsel desantrilizasyon ve yenileme sürecinde yeni gelişmeler düşük yoğunluklu alanlardan oluşmalıdır.

EKOLOJİK PLANLAMANIN AMAÇLARI
Ekolojik planlamanın en temel amacı; ekolojik, mekansal, ekonomik, sosyal ve kültürel sürdürülebilirliğin sağlanmasıdır. En genel anlamda ekolojik planlama,
• Yenilenebilen sistemler olan tarım toprakları, su kaynakları ve ormanların korunmasını
• Doğal kaynakların kullanılırken verimlilik ve yararlılığının geliştirilmesini,
• Çevreye verilen zararlı atıkların azaltılmasını, atıkların yeniden kullanılmasını,

Kentsel planlamada makroformun verimlilik ve yararlılık eşikleri içinde oluşturulmasına yönelmesini amaçlamaktadır.

EKOLOJİK PLANLAMA İLE FİZİKSEL PLANLAMA ARASINDAKİ FARKLAR
• Fiziksel planlama yaklaşımından ekolojik planlama yaklaşımına geçiş “İnsan için doğayı kullanma” yaklaşımından doğa ile birlikte nasıl yaşarız’a geçiştir.
• Günümüzdeki mevcut planlama anlayışı, kısa vadeli çözümler üreten genelde başarısız planlar ortaya koyan anlayıştır. Oysa ekolojik planlama bütüncül ve uzun vadeli çözümler üretmeyi amaçlayan bir planlama yaklaşımıdır.
• Ekolojik planlama, ilgili tüm disiplinlerin bir araya gelerek, tüm disiplinlerin yaklaşımları dikkate alınarak gerçekleştirilen disiplinlerarası bir planlama yaklaşımıdır.
• “Doğa bir bütündür ve insan doğanın bir parçasıdır” yaklaşımı ile salt kullanmaya dayanan anlayış terk edilmektedir.
• Doğal kaynak değerleri “ olmazsa olmaz” veri olarak planlamaya katılmaktadır.
• İnsan doğanın bir parçası olduğu için, doğal sistem içindeki diğer varlıklarla beraber ne kadar yararlanma hakkına sahip olduğu ortaya konmaktadır.
• Kent ekosistemlerinin düzenlenmesi, kent ekosistemlerinde yaşayan nüfusun ihtiyaçlarının karşılanması nedeni ile, toplumsal huzur sağlanmış, sosyo-kültürel açıdan gelişmiş bir topluma dönüşmesi sağlanmaktadır.

Doğal kaynakların korunması, geliştirilmesi ve sürdürülebilirliği için uluslararası işbirliğini sağlayacak sözleşmeler hazırlanmıştır. Bu sözleşmelerin sonuncusu 20 Ekim 2000 tarihinde imzalanan ve Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa Peyzaj Sözleşmesi olmuştur. Sözleşme temel olarak doğal kaynakların korunması, yönetimi ve planlanması olmak üzere üç amaç üzerinde durmaktadır ve buna bağlı olarak katılımcı ülkelere şu yükümlülükleri getirmektedir:
1. Doğal peyzajın ve ona bağlı kaynakların korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasını amaçlayan planlar geliştirilmesi ve bu amaca yönelik program ve politikaların oluşturulması ve uygulanması,
2. Her ölçekteki fiziki planların ekolojik temele dayalı olarak hazırlanması ve planların birbirleri ile ilişkilendirilmesi,
3. Tarımda, ormancılıkta, endüstride, madencilikte üretim tekniklerinin ve bölge
planlamasında, kent planlamasında, ulaşımda, altyapıda, turizm ve rekreasyonda ve daha genel bir düzeyde dünya ekonomisindeki değişimlerin bir çok durumda doğal kaynakları olumlu/olumsuz etkilediği ve bu nedenle doğanın ve temel ekolojik süreçlerin fiziki planlarda ve sektörel planlarda hesaba katılması gerekliliği vurgulanmaktadır.
Ülke genelinde planlama çalışmalarında kullanılmak üzere, ülke doğal kaynaklarının kapsamlı bir envanteri çıkarılmalı ve ihtiyaç duyulduğunda kullanabilmek üzere bilgisayar veri tabanına aktarılarak veri bankaları oluşturulmalıdır. Çünkü toplanan ekolojik verilerin karmaşık yapıda ve çok sayıda oluşu, planlama çalışmalarında değerlendirmenin elle yapılabilme olasılığını azaltmaktadır. Bu nedenle, gelişen bilgisayar teknolojisinden yararlanılması, planlama çalışmalarının daha verimli olmasının yanında zaman ve maddi açıdan da daha ekonomik olmasını sağlayacaktır. Planlama için gerekli olan veri ve bilgilerin yeterli miktarda ve kolay ulaşılabilir olması etkili bir planlama sürecini ortaya koyacaktır. Yapılan planların uygulanması ve sürekliliğinin sağlanabilmesi için planlara ilişkin yasal çerçevenin oluşturulması gereklidir.

EKOKENT KAVRAMI
Ekokent kavramı, kentlerin sürdürülebilirliğine yönelik arayış ve çabaların sonucu ortaya çıkmıştır. İnsan-Kent-Çevre’nin birbirleri ile ilişki ve etkileşim içerisinde ele alındığı bir kent tasarım ve uygulama yaklaşımıdır.
Ekokent tasarımında;
• Kentin çevre üzerinde etkisinin azaltılması
• Yenilenebilir enerji kaynakları kullanımı
• En düşük düzeyde atık üretimi
• Geri dönüşümlü malzeme kullanımı (Ekolojik ayakizinin en aza indirgenmesi)

Ekolojik ayakizi
tüketilen tüm doğal kaynakların üretilmesi için gereken toprak alanını gösteren bir ölçüdür. Bir eko-ayakizi, tükettiğimiz tüm enerji,su, madde, ürün ve hizmetleri üretmek için ihtiyacımız olan kara ve denizin ölçümüdür.
Ekolojik kent tasarımında taşıt değil insan bazlı kentler oluşturmak esas alınmalıdır. Toprağı, suyu, havayı yaşatmak, ısıyı denetim altında tutmak hedeflenmelidir. Bilim adamları dünya kaynaklarını tüm sakinlerin eşit olarak paylaştığı sürdürülebilir ‘’ekolojik ayakizi’’nin kişi başına 1.8ha düştüğünü belirlemişlerdir. Çin’in kırsal bölgelerinde 1.6ha, Şangay 7ha, Amerikalı 9.7ha’dır.

Ekokent uygulama yaklaşımı için birçok ülke farklı çözümler üretmiştir:
• Avustralya’da Melbourne Kent Konseyi’nin 50 milyon Dolar’lık binasında asılı bahçeler, havayı soğutan fıskiyeler, rüzgar türbinlari ve güneş panelleri binada tüketilen elektriğin %85’ini üretiyor ve çatıdaki yağmur suyu kollektörleri ihtiyacı olan suyun %70’ini biriktiriyor.

• Berlin’de, Almanya’nın yeni Reichstag yapısı da nötr karbon sebze yağları yakarak karbondioksit emisyonunu %94 oranında azaltıyor.

• Avusturya’da Viyana’da 1.500 bisiklet ücretsiz dağıtıldı.

• İzlanda, Reykjavik hidrojenli toplu taşımanın öncülerinden ve Şangay’da 100.000 güneş panelinin kurulması için devlet esteği veriliyor.

Doğadan kalanları korumak zorunda isek ve dünyanın gelişmekte olan uluslarındaki yaşam koşullarını iyileştirme talebiyle karşı karşıyaysak, yeni bir kent yaşamı biçimi tek seçenektir. Kentler eğer doğru planlanırsa, dünyanın patlayan nüfusu için sürdürülebilir yaşamın anahtarını ellerinde tutabilirler.

Kentlerin sürdürülebilir bir yaşama sahip olması için; 
– enerji etkin binaların geliştirilmesi, toplu taşıma kullanımının arttırılması, yerleşim,ticaret ve endüstri alanlarına ayırmak yerine kentlerin bütünleşik çalışma ve yaşama alanlarının ortak olduğu çevreler oluşacak şekilde düzenlenmesi gerekir.
Kentlerin metropolleşme süreci içerisinde yerel üretimden uzaklaşmadıkları, tarım ürünlerini ithal ederek elde etmeleri söz konusudur. Süreç içerisinde megakentler ihtiyaçları olan yiyecekleri ithal etmekten aciz duruma geçti. Sonuç; tüm dünyada yayılan kentsel tarım eğilimi. Uzak yiyecek kaynaklarına güvenemeyen ya da güvenmek istemeyen birçok kent sürdürülebilir bir şekilde kendini besleyebilmektedir. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre, dünya yiyeceklerinin yaklaşık %15’i artık kentsel alanlarda yetişmektedir.

EKOLOJİK ALAN YARATMA ÇABALARI
AÇIK VE YEŞİL ALANLAR

Açık ve yesil alanlar, günümüze kadar birçok bilim insanı tarafından arastırılmıs; bu alanlar için çesitli tanımlamalarda bulunulmus; büyüklükleri (ölçüleri), islevleri, rekreasyonel kullanımları, olusumları, vb. baslıklar altında birçok sınıflandırma yapılmıstır. Bu tanımlardan bazıları verilmistir.God (1980) ’a göre açık alanlar, kentsel bir alanda tasıtlar ve yapılarla örtülmemis arazi ile su yüzeyleri ya da park ve rekreasyon, doğal kaynaklar, tarih ve peyzaj özellikleri yönünden önem tasıyan, gelismeye açılmamıs araziler olarak tanımlanmaktadır.

Açık ve yesil alan sistemini Öztan (1998), “bir kentin yapısındaki çesitli kullanımlar için uzun süreli bir denge unsuru; aynı zamanda çok yönlü dıs mekan kullanımları için de çesitli olanaklar yaratan, yasayan ve yasatan bir organizma” olarak tanımlamıstır. Bu organizmanın bulunduğu dönem için olduğu kadar geleceğe iliskin dönemler için de uzun süreli etkinliği ve geçerliliği söz konusudur. Keles (1977)’e göre açık ve yesil alanlar, insan yasantısının sürdüğü, üzerinde yapı yapılmıs kapalı mekanların dısında kalan ya da doğal olarak bırakılmıs veya tarım ve konut dısı dinlenme amaçlarına ayrılmış kent parçasıdır.
Tüm bu tanımlardan yola çıkılarak açık ve yesil alanlar; kentsel doku içerisinde mimari yapılar (blok yığınları, binalar, sert yüzeyler) dısındaki açıklıkları, kitlesel ve parçalar halindeki yesillikleri, su yüzeylerini barındıran ve kent içerisinde, kentin gelisimini kontrol altında tutan; birlestirici ve ayırıcı islevler üstlenen; kent genelinin bütünlüğünü sağlayan ve tüm bunların dısında varlıkları gereği kente basta ekolojik, estetik, rekreasyonel ve ekonomik olmak üzere birtakım özellikler kazandıran sistemler bütünü olarak adlandırılabilmektedir.

Kentsel yaşam kalitesi fiziksel çevre, sosyal çevre ve ekonomik çevre kalitesine yönelik bileşenlerden oluşmaktadır. Ekonomik çevre kalitesi yaşam maliyeti ve alım gücü gibi özellikler ile tanımlanırken; Sosyal çevre kalitesi yaşam biçimi (life style), eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim (ulaşılabilirlik/ödenebilirlik), örgütlülük ve gönüllülük esasına dayalı toplumsal faaliyetler, güvenlik, bir yerde topluma ait olma duygusu, kimlik (fiziksel ve sosyal çevrenin kesişme noktası), yerellik (bağlılık açısından) vb. özellikler ile tanımlanabilir. Fiziksel çevre kalitesi ise açık ve yeşil alan varlığı, ulaşım ağı (erişebilirlik) – ulaşım türü – toplu taşım, altyapı ve belediye hizmetleri, iletişim (erişebilirlik), sosyo-kültürel aktiviteler, doğal ve tarihi değerlerin korunması, konut ve yaşam çevresinin planlı olması, konut tipi ve kalitesi, çalışma alanlarının çevresel etkilerinin azaltılması, rekreasyon alanlarının varlığı gibi özellikler ile tanımlanabilir.

Açık ve yeşil alanlar, kentlerin sağlıklı gelişmesi açısından büyük önem taşımaktadırlar. Bu alanlar kentler için rekreasyon, ekoloji ve arazi organizasyonuna yönelik pek çok farklı fonksiyona sahiptir. Rekreasyon fonksiyonu ile aktif ve pasif rekreasyon imkanı sağlayarak kent içinde ve dışında sportif donatımların tesisine ve eğlence ile ilgili donatımlara da olanak verirler. Ekolojik fonksiyonu ile kent içerisinde hava akımlarına ve yeşil fonksiyonlarına imkan tanırlar. Kentin içinde, çevresinde artmakta olan endüstriyel tesisler, konutlar ile motorlu taşıtlardan çıkan gazlardan kirlenen kentin havası içinde bulunan toz ve zararlı gazları temizleyerek, kente ışık ve hava sağlarlar. Arazi organizasyonu fonksiyonu ile kentlerin fiziksel alanların denge oluşturan unsurlarıdır. Kitle boşluk ayarlamasına yardımcı olurlar. Kent içindeki yeşil alanlar, araç trafiğini, yaya rekreasyon ve yerleşim alanlarından ayırmakla insanlar için trafik yönünden gereken güvenceyi sağlamış olurlar. Kentlerin formal yapılı binalarla meydana getirdiği katı kalıbı yumuşatarak kente organik bir karakter kazandırırlar.

Bir kentin genel karakterini, mimari yapılar, açık-yeşil alanlar ve bunların birbirleriyle olan ilişkileri ve bütünlüğü tayin eder. Açık-yeşil alanlar, insan ile doğa arasında bozulan ilişkiyi dengelemede ve kentsel yaşam koşullarının iyileştirilmesinde önemli bir konuma sahiptir. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde açık-yeşil alanların nitelik ve nicelikleri, medeniyetin ve yaşam kalitesinin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Bu kapsamda pek çok gelişmiş ülke, insanların zihinsel ve fiziksel ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak insan yaşamı için uygun kent mekanı veya ekolojisini planlama ve oluşturma çabasına yönelmektedir.

Açık ve yeşil alanlar, kullanım biçimine göre (aktif ve pasif), ekolojik işlevine göre, mülkiyete göre yada üstlendiği rekreasyon işlevine göre farklı biçimlerde sınıflandırılabilirler. Baykan (2003), üstlendiği rekreasyon işlevine göre açık ve yeşil alanları; parklar (mahalle, kent, semt parkı vb.), özel amaçlı park ve bahçeler (çatı bahçeleri, hobi bahçeleri, kültür bahçeleri vb.), spor alanları (golf, basketbol vb), çocuk oyun alanları, doğal ve yarı doğal alanlar, koridorlar (kent ormanı, koruluk vb.), kent içi diğer açık ve yeşil alanlar (mezarlık, konut bahçesi vb) olarak sınıflandırmıştır. Açık-yeşil alanlar içerisinde parklar kentsel yeşil ağın en önemli
elemanıdır.

Tanrıverdi (1987), parkları; “kentlinin çeşitli semtlerine ve çevresine yapılmış sakinlerine aktif ve pasif eğlence ve dinlenme ortamı sağlayan, ölçülü, dengeli ve güzel kompozisyon oluşturmuş sosyal yeşil alanlardır” diye tanımlamaktadı. Thompson (2002), ise parkları, oyun mekanları ve spor alanlarını da bünyesinde barındırması, kentte daha geniş alan kaplaması ve yapay ve/veya doğal bitki örtüsüyle kent içerisinde ekolojik çeşitliliği desteklemesi nedeniyle kentsel açık alan planlamasının temel öğelerinden biri olarak tanımlamaktadır.

Park alanları, “kent içi yeşil alan oluşturma niteliği ile yeşil alan ve yapılı çevre arasında dengeli arazi kullanımının sağlanması açısından kentsel bir öneme sahip olmasının yanı sıra aynı zamanda toplumsal rolü yüksek olan ortak kullanım mekanlarıdır. Farklı insanların karşılaşması, tanışması, konuşması, kentsel yaşamı paylaşması gibi sosyal ihtiyaçların karşılanması ve sosyo-kültürel süreklilik ve gelişmenin sağlanması açısından, toplumsal iletişimin gerçekleştiği kültürel odak noktaları olarak da nitelendirilebilirler. Toplumsal boyuttaki bu ilişkiler, konut dokusu içerisinde etkin ortak kullanım mekanları oluşturulması, kentsel mekanın sosyal ve mekansal boyutlarda daha etkili kullanılması ve mekanı oluşturan işlevlerin olabildiğince canlı tutulması amacında; anlam ve aktivite çeşitliliği açısından ayrıcalıklı bir öneme sahiptir ve konut alanlarında da aynı etkinliği göstermektedir. Park alanları, kentte canlı bir çevre yaratılmasında, yoğun kent merkezinde insan/ çevre ilişkisinin kurulmasında ve kentsel dolaşım ve aktivite alanlarının oluşturulmasında etkin bir öğe” olarak açık ve yeşil alan varlığı anlamında kentsel yaşam kalitesinin sosyal açıdan da mekana indirgenmesi sebebiyle, önemli bileşenlerinden biri olarak nitelendirilebilir.

Yeşil alanların tipleri, içerikleri, yeşil alanda yer alan eylem biçimleri ve büyüklükleri, hizmet edilen nüfus büyüklüğüne, yerleşimin fiziki özelliklerine (topoğrafya, toprak kabiliyeti vb.) ve doğal özelliklerine (iklim, bitki örtüsü vb.) göre değişmektedir. Bununla beraber park alanları için gerekli standartları belirleyen etmenler, nüfus, kentin boyutu, coğrafi konumu, iklimi, kullanım mesafesi ve yoğunluğu ile açıklanabilir.

EKOLOJİK PLANLAMADA KENTSEL YEŞİL ALANLARIN ROLÜ

Doğadaki canlı ve cansız varlıkların aralarında ilişkiler kurarak oluşturdukları sisteme, ekolojik sistem yada ekosistem denilmektedir. Canlı ve cansız varlıkların kurguladıkları bu sistem, insanların yaşadığı çevrede de dengesini sürdürme çabasındadır. Kırsal veya kentsel peyzajdaki denge dinamikleri, insan faktörü ile çok hızlı ve genelde olumsuz yönde değişmektedir.

Nüfusunun hızla artışı ve teknolojinin ilerlemesi sonucu insanlar, ekosistemin dengeleri üzerine ‘çevreden yararlanma ve yaşanabilir çevreler oluşturma’ amaçlarıyla baskı uygulamaya başlamıştır. Böylece insan eliyle tamamen değiştirilmiş insan eli ile şekillendirilmiş yeni bir çevre yaratılmıştır. Buna insan ekosistemleri denilmektedir.

Kent de bir ekosistemdir ve kentte canlı ve cansız elemanların sistemi görülmektedir. Kent yaşayan canlı bir organizma gibidir. Çeşitli organlardan meydana gelen bir canlıda olduğu gibi, kentler de çok farklı fonksiyonları olan bölgelerden meydana gelir. Kentsel ekosistemlerde sistemi oluşturan elemanlar (arazi şekli, iklim, toprak, mikroorganizmalar, bitki ve hayvan varlığı, insan ve cansız varlıklar) bir denge kurarak sistemin sürdürülebilirliğini, yani yaşam döngüsünü sağlar. Kentsel ekosistem içerisinde sistemin en önemli elemanlarından biri kentsel açık yeşil alanlardır.

Açık-yeşil alanlar, insan ile doğa arasındaki bozulan ilişkiyi dengelemede ve kentsel yaşam koşullarının iyileştirilmesinde önemli bir konuma sahiptir. Kentsel açık-yeşil alanlar, kentsel ekosistem örüntüleri içinde yeşil doku hücrelerine benzetilebilir. Kent dokuları arasında (Çocuk oyun alanları, spor ve oyun alanları, ev bahçeleri, kent parkları, semt parkları mahalle ve cep parkları, meydanlar, yaya bölgeleri, çay bahçeleri vb.), kentin yakın çevresinde (Botanik bahçeleri, hayvanat bahçeleri, bölge parkları, golf alanları, sergi ve fuar alanları vb.) ve kentin dışında kırsal alanda yer alan açık ve yeşil alanlar (Tatil köyleri, yayla yerleşimleri, milli parklar, kamp alanları vb.), yeşil alan dokusunun birer ekolojik hücreleridir. Kentsel ekosistemde dengenin kurulması, ekosistem elemanlarının karşılıklı ilişkilerindeki dengeye ve bu elemanların sistemdeki işlevlerine göre dağılımlarına bağlıdır.

Kentsel ekosistem içerisinde sistemin en önemli elemanlarından biri, kentsel açık- yeşil alanlardır. Açık- yeşil alanlar kent ekosistemini ve kentin sosyal yapısını destekleyen en önemli birimlerdir (Barbos vd., 2007). Yeşil alan sisteminin bileşenleri, sağlıklı bir ekosistem için çeşitli yollarla fayda sağlar, kent içinde biyolojik çeşitliliği korumak için bir sistem oluştururlar.(Flores vd., 1998). Ekosistemde bütün birimler, destek ağları ile birbirine bağlıdır. Bir bütünü geleceğe taşımak için, her birim kendi işlevini sürdürür ve diğer birimleri de destekler. Bunu kentsel ekosistemde sağlamak biraz daha güçtür. Çünkü kentsel ortam, sistemin birimlerine zarar verecek birçok kültürel sistemi de içerir. Kentlerde oluşturulan yeşil sistem, yaşama sistemleri arasında bütünlüğün devamını sağlamakta, ekolojik zincirler için bir zemin oluşturabilmektedir. Bu da peyzajda sürdürülebilirliği sağlamak için gerekli parça olan biyolojik çeşitliliği sürdürmekte bir taban oluşturmaktadır.

Açık–yeşil alanların üstlendikleri roller, birbirini destekleyen rollerdir. Örneğin kentte, ekolojik faydalar, ekonomik faydalar üretir, ekonomi de ekolojik ve sosyal faydaları destekler. Bu şekilde bütün birimler birbiri ile bir fayda zinciri kurmaktadır. Botkin ve Beveridge (1997)’e göre vejetasyon kentlerde yaşam kalitesini iyileştirmek için gereklidir ve vejetasyon kentsel ortamda insanlara en uygun koşullarda yaşama imkanı sunmaktadır.

Kentsel açık-yeşil alanlar, kentsel ekosistem örüntüleri içinde yeşil doku hücreleri gibidir. Kent dokuları arasında (çocuk oyun alanları, spor ve oyun alanları, ev bahçeleri, kent parkları, semt parkları, mahalle ve cep parkları, meydanlar, yaya bölgeleri, çay bahçeleri, çatı bahçeleri, alternatif diğer alanlar vb.) ve kentin yakın çevresinde (botanik bahçeleri, hayvanat bahçeleri, bölge parkları, golf alanları, sergi ve fuar alanları, hobi bahçeleri, tema bahçeleri vb.) yer alan alanlar, yeşil alan dokusunun birer ekolojik hücreleridir.

Kent içinde ve yakın çevresinde kurulan yeşil alan dokuları kendi içinde bir ekolojik sistem oluşturacaktır. Kentsel ekosistemde sürdürülebilirlik, ekosistemdeki canlılar ve cansızlar arasındaki sistemli ilişkileri bozmadan, koruyarak ve geliştirerek geleceğe aktarmak anlamı taşımaktadır. Sürdürülebilirlik; ekonomik, sosyal ve ekolojik tabanda ele alındığında, yeşil alanların fayda sistemleri ile örtüşen bir sistem göze çarpmaktadır. Ekosistemin sürdürülebilirliğini açık-yeşil alanlar boyutunda değerlendiğimizde, ekosistemi ekolojik, ekonomik ve sosyal anlamda destekleyen en önemli birimler olduğunu görebiliriz.

Büyük nüfusları ve yoğunlaşmış insan faaliyetleri nedeniyle çevresel bozulmaların merkezinde olan kentler, bu bozulmalardan en çok etkilenen bölgeler olmaktadır. Kentlerde kentli gibi, en önemlisi insan gibi yaşayabilme göstergelerinden birisi olan yeşil alanlar, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde hızlı kentleşme ve endüstrileşme faaliyetlerinden en çok etkilenen alanlardır.

Yeşil alanlar, ekolojik dengenin korunması ve sağlıklı kentlerin oluşması için ekolojik işlevleriyle, kentlinin günlük yaşamla birlikte gelen stres ve birikimlerinden kurtularak yenilenmesine olanak sağlayan rekreasyonel ve görsel işlevleriyle ve özellikle kent arazi kullanımına getirdiği ekonomik işlevleri ile günümüzde kent planlamasında göz ardı edilmemesi gereken unsurlardan birisi konumundadır.

Yeşil alanlar, kentleri biçimlendiren temel alan kullanımlarından biri olmakla birlikte diğer alan kullanımlarını bütünleştirici ya da birbirlerinden ayırıcı özelliği ile kentin fiziksel dokusunu dengeleyen ve kentler için önemli işlevleri bulunan mekanlardır. Ayrıca, kentlinin doğa ile buluşmasını sağlamakta, aktif ve pasif rekreasyonel aktivitelere olanak tanımakta ve daha yaşanabilir kentler yaratmaktadır. (bitkiler ve yeşil doku)

Gelişmiş ülkelerde, bu işlevlerin önemini kavrayan yerel yönetimler, kentler ve büyük metropollerde, örneğin, New York’ta Central Park(340 hektar), San Fransisko’da Golden Gate Park (410 hektar), Londra’da Hyde Park (250 hektar) gibi çok geniş yeşil alanlar oluşturmuşlardır. Söz konusu parkların ortak nitelikleri, kent merkezlerinde içlerinde hiçbir beton yapı bulundurmayan, milyonlarca metrekarelik çim alanlar, açık su yüzeyleri ve koruluklardan oluşmalarıdır. Bu geniş alanlar, kent insanlarının psikolojik baskı ve stresten uzaklaşmasını sağlar, yarattıkları mikroklima ile kentlerin akciğerleri olarak görev yaparlar. Yapılaşmadan korunan geniş yeşil alanlar, farklı türlerden kuş, sincap vb. canlılar için uygun yaşam ortamı yaratarak kent insanının doğa ile bütünleşmesini de sağlarlar.

EKOLOJİK TASARIM YAKLAŞIMLARI

YEŞİL ÇATILAR

Yeşil çatılar, “çatı bahçeciliği” veya “bitkilendirilmiş çatı teknolojisi” diye bilinir. Bunun dışında yaşayan çatılar veya ekoçatılar olarak da tanımlanabilir. “Yeşil çatılar, basit olarak normalin altındaki ağırlıktaki çevrede yetişen mikroorganizmaların ve bitkilerin yaşayan biyolojik topluluklarıdır.”. Yeşil Çatılar, ilave aracı olmaksızın, binanın enerji performansını, hava kalitesini ve kent ekolojisini iyileştirir, yağmur suyunun yarattığı problemlere, yenilikçi çözümler üretir.

Amerika’da, yeşil mimarlık ve sürdürülebilir tasarım hareketinin bir parçası gibi yayılmaya başlamasına rağmen, son yıllarda Avrupa’da da popüleritesi artmıştır. Bir çok Avrupa hükümeti, olumsuz çevresel etkileri ve gelişmeyi yok etme çabası içinde, yeşil çatıyı (parasal olarak da) desteklemektedir.

Yeşil çatılar, ormanların, parkların yerini tutamazlar ancak; bir yeri daha hoş daha dinlendirici hale getirebilirler, kuşlar ve kelebekler için ilave yaşam alanları oluşturabilir. Yeşil çatılar, adeta binaların yerine, doğal oluşumun taklidini yaparak, havanın ve suyun kalitesini geliştirme yeteneğine sahiptirler. Üstelik, pencereden kirli metalin veya asfaltla kaplı çatıların sonsuz biçimde tekrarlanışına bakmak yerine, kış güneşinin aydınlattığı, çiçekli bitkilerle ve yeşil çimenlerle kaplı alanlardan oluşan peyzaja bakmak daha farklıdır.

Çatı bahçelerinin oluşturulmasında, uygulanan yöntemler, intensif (yoğun) ve ekstensif (seyrek) yeşil uygulamalarıdır. İntensif uygulamalarda bol miktarda toprak kullanılır Çatıya binen yük fazladır. Bu amaçla statik açıdan uygun, ve yeni tasarlanan binalarda kullanılır. Ekstensif uygulamalar, ise çok fazla bakım gerektirmeyen yapıya çok fazla yük getirmeyen çatılardır. Bütün yeşil çatı sistemleri, bitkiler, toprak, drenaj ve su geçirmez membrandan oluşur.

Yeşil Çatıların Ekolojik Yönden Değerlendirilmesi

Çevre sorunları geniş bir alana yayılır, doğa ve onun habitatlarına karşı sorumluluk, sağlık, enerji korunumu teknik çözümlerini, taşıma için ihtiyacın azalmasını, diğer şeylerin arasında yenilenebilir kaynakların kullanılmasını içerir. Burada yerleşimler, hatta global çevre üzerinde pozitif etkiler yeşil çatılar sayesinde yaratılmış olur.

Yerleşimlerde sıklıkla görülen, asfalt ve betonla kaplanmış yüzeyler, suyun toprağa yeterince süzülmesine izin vermezler. Karanlık çatı üstleri ve kaldırımlar, gün içinde güneşten gelen enerjiyi yutar, depolar ve gece de yansıtır. Sonuçlar, su kaynaklarının azalması, kentsel alanlar ve açık alanlar arasında büyük sıcaklık farklılıkları, ısı adaları etkisi, bozulmuş toprak; hava koşulları değişimi; ve kentsel alanlarda yeşil yaprakların kaybıdır Yeşil Çatılar büyük ölçüde bu problemlerin çözümünü sağlayabilir.

Yeşil Çatıların Doğal Çevre Açısından Önemi; Habitat ve Biyolojik Çeşitliliğin Korunması

Yeşil çatılar, tasarımlarımızda doğayla bağlantı sağlar: Tasarlanan bina, ister şehrin içinde isterse daha doğal bir konumda olsun, doğayla bağlantılı tasarlanmış çevreyi tekrar hayata getirir. Bitki örtüsü doğal yaşam habitatlarını, besin maddelerini, toprağı barındırır. Görsel estetik temin eder. Akustik ve görsel mahremiyeti sağlar. Birincil dereceden gölge verir ve bazı durumlarda besin üretimi veya diğer sürdürülebilir ürünler temin etme fırsatı verir. Çevre bilinçli tasarımın temel amacı, yerel bitki örtüsünü korumak ve restore etmektir. Yeşil çatıların kullanılmasıyla, doğal çevrenin arttırılmasını sağlanmış olur.İnsanların, çatılarında da olsa bahçeye sahip olmaları da ister istemez bir doğa bilinci oluşmasına neden olur.

Yeşil çatılar şehirlerdeki doğal yaşam açısından büyük önem taşırlar, çünkü orada doğal habitatlar son derece az bulunur Yeşil Çatılar, habitatı ve bio-çeşitliliği korumaya yardım ederler ve başka bir biçimde “steril kentsel çevre” içinde, bir vaha yaşamı sağlarlar. Hatta yoğun yerleşim alanlarında, kuşlar, arılar, kelebekler ve diğer böcekler, yeşil çatılardan ve bahçelerden 20 kat yükseklikte daha da çekici olabilir.

Yeşil çatıların ekolojik sistem için bazı yararları şu şekilde özetlenebilir:
• Yeşil çatılar, kuşlar ve böcekler için, mikro “basamak taşı” olan yaşam alanı sağlar, doğal olarak izole edilmiş habitatlarla diğerlerini bağlar/birleştirir. Veya daha üst düzeyde bir “ada” habitatı sağlar.
• Yeşil çatılar özellikle, tehlikeye atılmış ekosistemleri ve habitatları andırarak de tasarlanabilir, Eğer yeşil çatılar, bitki ve hayvan türlerinin bio-çeşitliliği için kullanılmak istenirse, kullanılan bitkinin türü, drenaj malzemesinin ve alt katmanların seçimi gibi unsurlar, göz önünde bulundurulmalıdır.

Kaynak: Hayriye KONYALIOĞLU/Şehir Plancısı

Kentsel Dönüşüm ve Ahşap

Doğa sevgisini ve yöreselliğin değerini kavramış medeniyetler, ahşabı başarılı bir şekilde yüksek teknolojiler ile birleştirerek kentsel dönüşümlerine entegre etmektedirler.

Ahşap yapıda kullanılan en eski malzemelerden birisidir ve insanoğlunun yerleşik düzene geçme serüvenine hep doğru coğrafyalarda eşlik etmiştir. Yöresinde onu barındırmıştır. Ahşabın yöreselliğe düşürdüğü izleri günümüzde de, o coğrafyanın refah düzeyi istediği kadar yüksek olsun, görmekteyiz. Hatta diyebiliriz ki uygarlık düzeyi arttıkça ahşabın gelişmiş teknolojiler ile kullanımı da artmaktadır.



Sanayileşmenin cazibesi, heyecanı ve hızlı kentleşmeye yetişememenin beraberinde getirdiği algı dönüşümü, günümüzde ahşabın yerini plastik, metal, alüminyum, beton, çimento gibi ekolojik döngüler içindeki yerini çeşitli sakıncalarla alan, hatta hiç alamayan malzemelerin oluşmasına yol açtı. Bununla birlikte binaların büyümesi, ya da yükselmesi ile ahşap malzeme teknolojilerinin gelişmesi aynı paralellikte olmadı. Bunun sonucu olarak yüzyılımızda betonarme yöntem ile bilinen en kısa ömürlü binaları inşa etmeye başladık…

Doğa sevgisini, yöreselliğin değerini ve ona bağımlılığın önemini kavramış medeniyetler ahşabı başarılı bir şekilde yüksek teknolojiler ile birleştirerek yapısal çevrelerine, kentlerine entegre etmektedirler. Bu entegrasyon sadece dış görüntüyü okşayan mobilya ya da yüzey kaplamaları şeklinde değil, kent dokusuna ruh veren ahşap konstrüksiyonlar ile gerçekleşmektedir.

Ahşabın günümüzde: 
Endüstriyel bir ürün olduğunu… 
yetişen, dolayısıyla yetiştirilen bir hammadde olduğunu..
dolayısıyla yetiştirdiğimiz sürece tüketmekten korkmamamız gerektiğini..
uluslararası normlarda üretildiğini..
mekanik, statik, fiziki ürün değerlerinin tanımlı ve sabit olduğunu..
biliyoruz, bilmeliyiz.



Bu bağlamda ahşap yapı konstrüksiyonlarını ve ürünlerini kentsel dönüşüm içeriğinde, sosyal ve kamusal alanların yapımında, çok katlı binalarda, konut üretiminde, çevre düzenleme çalışmalarında kullanmak ya da kullanmamak bir tercih olmaktan öte, bilinçtir…sorumluluktur….

“Litterfall” Eko Ev

Genel Tasarım Yaklaşımları
Biriken, biriktikçe çoğalan, çoğaldıkça bütünü oluşturan, sadece işlevleri değil, insanları biraraya getiren, dönüştüren yoğuran, birey olmaktan çok bütün olmayı öneren tasarım yaklaşımı bu projenin ana fikridir. Tüm bunları apaçık ve davetkar bir şekilde yapan, aidiyet hissini ön plana alan aynı anda hem üst örtü, hem kütle, hem mekan, hem de yerin ta kendisi olup bağlamını oluşturan, mimarinin tektoniği ile kendi varlığını ortaya koyan, paylaşımın ve temasın mekanına referans vermektedir.İnsanların dokunacağı, temas edip, yatıp uzanıp, sarılıp sarmalanacağı, cephelerini tamamen açıp, içi dışı bir, her katmanında ve her alanında üretip, paylaşıp bunu gururla sergileyeceği, bir yer tariflemektir.



Kıyı boyunca uzanan yeşil bantın sürekliliğini üzerine davet eden, bütüncül kurguyu oluşturan birimler yan yana, üst üste, katmanlaşıp çoğalacaklar, çoğaldıkça bütünleşip hem yeri, hem bağlamını, hem mekanını, hem işlevini oluşturacaklar, talep edecekler, binanın tektonik dilinin tekrarlanıp yeniden kullanılabilir halini destekleyeceklerdir. Tasarım cadde yönüne son derece sade bir şekilde yüzünü verir, deniz yönüne doğru amfileşir ve büyük bir forum oluşturur, hem dış mekana, açık alanlarına doğru yönelir hem de açık alanlarını kendisi oluşturur, yavaşça yükselir, insanları üzerine davet eder, yükseldikçe işlevleri sarmalamaya başlar. İşlikler yüzünü bu alana döner, tüm yüzeylerini açıp alana dahil olur, üretim binanın her yerine sıçrar, çocuklar koşturur, işlevler ve mekanlar birbirlerinin içinde erir, temas binanın her yerindedir, üzerinde, altında, yanında, işlevler ve mekanlar ve en önemlisi de insanlar arasında. Diğer kol bu ana açık alanı kavramak için denize doğru yönelir, en sonunda da esnek bir alan olarak önerilen ve dış mekanla bütünleşen çok amaçlı kısımla son bulur. Tasarımın tektonik dili de son derece yalındır. Ahşap paletler yeniden işlevlendirip, adapte edilip geri dönüşümlü olarak tekrardan kullanılmaya çalışılmıştır. Bu malzemenin ışık geçirgenliği, yığılma ve tekrarlanma mantığı, bu tür bir malzemenin geri dönüşümle yeniden kullanılabilirliği ve sürekliliği tasarımın dilini oluşturan ana kararlarıdır. İç mekanlara da bu tektonik dil yansıtılmaya çalışılmıştır. Alçalıp yükselen üst hareketi , dinamizmi ve kütlesel ifadesi hacmi sarmalar mekanın dilini oluşturur. Kullanılmış ahşap paletler yeniden yorumlanarak kullanılması ve mimari eleman olarak aktarılması süreklilik kavramı ile ele alınmaya çalışılmıştır. Geri dönüşüm malzemesi olarak kullanılan ahşap paletler ise zamanla değişim nüvelerini mekan diline aktarır.

Semt Kültür Evi tasarımı, binalaşmadan, toplumsal söylemle mimariyi yakınlaştırmayı hedefleyen, bunu yaparken de kullanıcılarını üzerine, içine, altına, yanına davet eden bir kamusallığı ve açık alan kurgusunu oluşturmaya çalışan, mimarinin, kültür ve sanatın dönüştürücü etkenlerinden biri olduğunu anımsatmak isteyen, biraradalığa, temas etmeye ve bütün olmaya altlık oluşturan mekansal bir arayıştır. Buradaki mimari yaklaşım, bireyin kamusal yaşamına katkıda bulunacak, kamusallığa yeni bir yorum getirecek, yaşam alanlarına davet edecek ve bireyin gündelik yaşantısında hem mekan, hem yaşam, hem kullanım, hem de aidiyet hisleri açılarından iz bırakacaktır. Kültür-sanat-mimarlık-sosyoloji alanlarının arayüzü olarak tasarlanmaya çalışılan bu öneri, kültürün aktarılmasına olanak sağlayacak bir alan-ortam-mekandır.

“Tamedia

Strüktürü ve kreatifliğinin yanında ahşap konstrüksiyonu ile kentsel dönüşüm kavramına yeni bir boyut kazandıran, yeni yapıcı tartışmalara vesile olan Tamedia binası, İsviçre medya firması Tamedia’nın yeni merkezi ve radyo stüdyosu. Zürih’in merkezinde bulunan yapı, Japon mimar Shigeru Ban tarafından tasarlanıp 2013’te hizmete açıldı.

Tamedia’nın, Zürih medyasını Wedareal bölgesine odaklaması, firmanın bu kente olan bağlılığını ve 100 yıldır Aussersihl bölgesine gösterdiği sadakatinin altını çizmekte. Bu gelenekselciliği ile İsviçreli medya firması Tamedia’nın merkez binası kentin ortasında 1000 metrekarelik bir alana kuruldu ve etrafındaki bölgede grubun diğer binaları bulunmakta. Yapının 50 metrelik cephesi, bölgenin doğusundan geçen Sihl nehrine bakmakta. Yeni bina, eskiden yerinde olan bina ile aynı taban alanına sahip olsa da, bitişik binalarla aralarında boşluk bırakmadan ve maksimum yüksekliği kullanarak ofis alanını olabildiğince büyük tutmayı hedeflemiş.



Zürih’in sürdürülebilir mimarisine değer katan, cam ve ahşaptan oluşan bu dikkat çekici bina, çoğunluğunu editörler, gazeteciler ve medya çalışanlarının oluşturduğu 480 çalışanın ofisi. Teknolojisi ve çevreci yaklaşımıyla yenilikçi bir karakteristiğe sahip olan binanın mimari açıdan başlıca özelliklerinden biri tamamen ahşaptan olmasıdır. Çok katlı binaların, büyük kamusal binaların, kent ölçeğine ne kadar başarıyla entegre olabileceklerine güzel bir örnek olan bina, aynı zamanda estetik ve görsel bir çekim gücüne sahip.
Mimar Shigeru Ban’ın binası bölgenin bütün mimari kurallarına uyuyor, çatı yapısı ve yüksek tavanlı giriş katı, Aussersihl bölgesinin mimari karakteristiğini yansıtıyor. Aynı zamanda, bu yeni yapının dikkat çekmesinin önemli bir nedeni de, çevreci ve sürdürülebilir teknolojiler ile malzemelerden inşa edilmiş olmasıdır. Taşıyıcı strüktürü, herhangi bir metal ekleme ya da bağlantı yapılmadan, 2 bin metreküp çam ahşabından yapılmış olup, çok detaylı ahşap bağlama yöntemleri uygulanmış. 
Cam dış cephesinin ihtişamı, iç mekanda parlak ve samimi bir ortam yaratıyor. Yöreye hakim lokal iklim koşullarını belirleyen Sihl nehrine bakan cephesi, çift cepheli cam bir sistem ve aynı zamanda doğal havalandırmaya olanak sağlıyor. Bu cephe tasarımı, aynı zamanda nehre doğru açılabilen toplantı odaları için de yer hazırlamakta.

Ahşap, inşaatta da tasarruf sağlayan yenilenebilir bir yapı malzemesi. Yaratacağı karbon ayakizine dikkat edilen binada CO2 döngüsünü zorlayan herhangi bir malzeme kullanılmamış. Enerji kaynağı ve iklimlendirme için jeotermal teknolojiler, fosil yakıt tüketen sistemlerin yerini almış.

Ana giriş kapısı, Werdstrasse ve Stauffacherquai sokaklarının kesiştiği yerde bulunmakta. Bina, giriş katının üzerine 7 kat ve iki kat bodrumdan oluşan 8602 m2 alan ve buna, bitişiğindeki binanın üstüne inşa edilecek 2 katta eklenince 10,120m2 oluşuyor. Şehre dönük binanın doğu cephesi, enerji tasarrufu eden “ısı ekranı” görevi gören cam seralardan oluşmakta. Kış bahçesi özelliğindeki bu seralar aynı zamanda nehre bakan eşsiz oturma kısımlarından ve ofislere bağlanan yollardan oluşuyor. Bu alanlar dinlenme ya da toplantı alanları olarak kullanıldığı gibi, camlar açılarak terasa dönüştüğünde de binanın aksiyon merkezinin buraya kaymasını sağlamakta. Bu sayede binanın eylem şeması dinamizm göstermekte.



Bu binanın başta taşıyıcı sistemi olmak üzere tamamının ahşap oluşu en önemli özelliği. Konvansiyonel betonarme inşaat yöntemine bir cevap olarak teknolojik ve çevreci özellikleriyle ahşap yapı malzemesinin nasıl akılcı bir alternatif olduğunu göstermekte. Kamusal binalarda dahi yangın yönetmelikleri bakımından ahşap aslında daha güvenli ve ayrıca insan sağlığını korumakta. Estetik açıdan camın ve ahşabın karışımı çalışma ortamına büyük bir ferahlık katarken dışarıdan da çok karakteristik bir görüntü oluşturmakta.

Tamedia binası ahşaptan başka bir malzeme kullanılmamasının da ötesinde, enerji sorunlarının en yüksek standartlarını karşılayan pasif çözümlere ve otomasyonlara sahip. Buna örnek orta alan olarak adlandırılan balkonların aynı zamanda ısı kalkanı fonksiyonlarının olması ve dolayısıyla hava akımı, ısıtma, soğutma gibi işlevselliklerinin olması.

Kayık Formunda Ahşap Otoyol Köprüsü

“Sneek Köprüsü”

Hollanda, içmekan arı kovanlarından seralarına, kamusal dış alan çözümlerinden alternatif mimarlığa kadar her yöndeki yenilikçi yeşil temalı tasarımlara ev sahibliği yapan ülkeler arasında. Her uygar toplumda olduğu gibi Hollanda da bu üretkenliğin sağlanmasını, merkezi idare zihniyeti yerine öncelikle yerel idare yetkisi yönteminin uygulanmasına borçlu.



Ülkenin çevreci mimari listesine en son eklenen tasarım ise kayık formundaki ahşap otoyol köprüsü olan ‘Sneek’ köprüsüdür. Onix an d Achterbosch Architectuur (kısaca OAK) tarafından uzun süre dayanıklılığını kaybetmeyen Accoya ahşabı kullanılarak inşa edilen şehrin bu gözde köprüsü, gelen ziyaretçilerine sıcak bir hoşgeldin görüntüsü sunmaktadır.
Yaklaşık 30.000 nüfuslu Sneek kıyı kasabasının deniz ile olan köklü bağını ve tarihini sembolize etmesi istenen köprünün formu ters dönmüş bir kayık şeklinde.
OAK mimarları bu yaklaşımları ile açılan proje yarışmasında birinciliği elde ettiler ve kasabanın korunan tarihi sembollerinin yanında, yenilikçi bir sembole imza attılar.



Hollanda yönetmeliklerine göre bir köprünün en az 80 yıl dayanabilmesi gerekiyor ve çelik köprüler 55 yıl, betonlar ise en iyi ihtimalde 90 yıl dayanabılırken Accoya ahşabı hem ikisinden de daha uzun dayanım süresine sahip, hem de CO2 üretimi yok. Ayrıca daha sürdürülebilir bir seçenek olduğu tartışmasız.



Accoya, neredeyse bütün doğal ahşap kaynakları kullanılarak üretilen bir ahşap türü. Toksik olmayan bir işlemden geçtikten sonra bu ahşaplar mantar çürüğü yapmıyor ve dayanıklı oluyor. Materyalin bütün kaynakları FSC ve PEFC sertifikalı kereste ormanlarından geliyor ve Cradle to Cradle altın sertifikalıdır.


İki trafik ve bir bisiklet şeridinden oluşan 1,134 metrelik köprünün tamamında sadece 1,200 metreküp accoya ahşabı kullanılmıştır. Ön prodüksiyonu fabrikada standartlara uygun şekilde yapıldıktan sonra nakledilerek yerine montajı yapılmıştır. Yerine montajda temel kolonları ile ahşap konstrüksiyonun birleşim detayında kullanılan kama dişleri sayesinde fazladan malzeme kullanımı önlenmiştir. OAK mimarları ahşap köprünün Sneek’e hem yeni bir tat katmasını hem de tanınabilir olmasını hedefledi. Köprünün hatları, bulunduğu yöre olan Friesland’ın çiftlik evlerini anımsatıyor; yapı, şehrin eski kesimlerinde görülen inşaatçılık birikiminden kalıntılar yansıtıyor; ahşap sütunlar gemicilik endüstrisinin bir simgesi ve Sneek’in Kuzey Hollanda’nın denizcilik kentlerinden biri olduğunu gösteriyor.



Tasarımdan beklentiler olan bu çıkış noktaları, sağlanması gereken limitlerin ötesinde ağırlık taşıyan ve aynı zamanda da üstü açık olan ahşap bir köprünün yaratılmasına olanak sağladı. Köprü sadece Hollanda değil, aynı zamanda Kanada, Norveç, Almanya ve İsviçre gibi ülkelerdeki benzerlerinde olduğu gibi, çağdaş kent dokularına örnekler arasındaki yerini aldı.



Otomobillerden öncelikli yayaların ve bisikletlerin kullandığı köprünün ortasında birbirine bağlı iki ahşap makas statiği sağlıyor. Kemer formunda eğilmiş köprünün en uç noktası yolu ikiye ayırmaktadır. Yapıya üçgen görünüm katmasının dışında, bu kemer görüntüsü, etkileyici perspektifler sağlıyor. Balniyölere giden yöndeki köprü başı yeşil bir hendek görevi görürken, şehrin içine giden kısım bir su yoluna bağlanmakta.

Köprünün gerçekleşmesindeki önemli diğer boyutu da, emeği geçenlerin çeşitliliğidir. Mimar, mühendis, statik uzmanı, üretim teknolojisi, ve finansmanını sağlayanlar bir yana dursun, sürecin başından itibaren eleştirmenlerin ve yöre halkının dahil edilmeleri, söz hakkına sahip olmaları, örnek bir sosyal entegrasyon ve uygarlık göstergesidir.

kaynak: www.ekoyapidergisi.org

EKOLOJİK TEMELE DAYALI KENTLEŞME-ÇEVRE ETKİLEŞİMİ

İnsanların toplu yerleşimlerinin somut gösterileri olan kentleşme eylemleri ekolojik ortamda önemli sorunlar oluşturagelerek süreçlerini devam ettirmektedirler.

Çeşitli baskı faktörleri ile ekolojik ortamı zorlayarak devam eden bu olguda, sürdürülebilirlik değerlendirmelerinin yeterince sağlıklandırılmaması durumunda daha da büyük sorunların oluşacağı kaçınılmazdır. Özellikle metropoliten düzeyde kentleşme eylemlerinde bu etkileşim kendini daha iyi gösterebilmektedir.

Kentleşme olgusu içinde Çevresel Etki Değerlendirmesi (Ç.E.D) kriterlerinin belirlenmesi ve peyzaj değerlerinin korunması, geliştirilmesi ve yasal yaptırımların uygulanmasının zorunluluğu gerek eğitim safhasında gerek uygulama safhasında önemli ve zorunlu olarak görülmektedir.

Dünya genelinde kentleşme eylemleri, gelişen teknoloji ve ekonomi ile birlikte giderek artış göstermektedir. Türkiye’de dahi son nüfus sayısı verilerine göre, nüfusumuzun % 68 dolayındaki kesimi kentsel yaşamda bulunmaktadır (Anonymous, 1997). Avrupa ülkelerinde ise bu oran daha da yükseklerde görülmektedir.

Ekolojik ortamda kirlilik boyutlarını büyük oranda arttıran kentleşme eylemlerinin büyük kent birimleri, metropoller ve kentleşme koridorları, kentleşme bölgeleri olması durumunda sorunları çok daha ciddi boyutlara varabilmektedir.

Verimli tarım topraklarının kentleşme eyleminde kullanılıyor olması, elden çıkması, kentleşme olgusu, yerleşimlerin düzenlenmelerinde ekolojik, çevre faktörlerinin (Örn. Güneşlenme durumu, gün ışığı, hakim rüzgar yönü, hava akımları, çevre yeşillikleri, yer altı suyu seviyeleri, jeofiziksel özellik) yeterince değerlendirilememesi ile çarpık kentleşme olgusu kendini daha belirginleştirmektedir.

KENTLEŞME EYLEMİNE YÖNELİK SÜRDÜRÜLEBİLİR KENTSEL GELİŞME MODELİ

Bir kentleşme olgusu, özellikle büyük kentleşme, metropolleşme eylemlerinde kentleşmenin ekolojik temele dayalı olarak süregelmesi kentleşmenin sürdürülebilir (gelecek nesillere doğal kaynakların sağlıklı aktarımı) ve Çevresel Etki Değerlendirmelerinin önemsenmesi ile daha tutarlı olabilecektir.

Haziran 1996’da İstanbul’da düzenlenen Habitat II (Yerleşme Zirvesi, Oturma (İkamet) İle İlgili Koşulların Bütünü) toplantılarında sunulan tebliğlerde, yapılan tartışmalarda da belirtildiği üzere “sürdürülebilir kentsel gelişme” modeli için uygulanması öngörülen bazı hususlar şu şekilde sıralanabilir (Eruzun ve Ünügür, 1996).

– İnsan yerleşmelerinde tüm ölçeklerdeki mikro-mezzo-makro mekan düzenlemelerinde, insana saygılı, ona ve kültürüne uygun tanımlamalarla sistem belirlemelerine ve boyutlandırmalarına gidilmelidir.

–  Çevre ile kullanıcısı veya kullanıcıları bir dinamik sistem olarak bütünleşik bir yapıda ele alınıp çözümlenmelidir.

– Her özgün yerleşme sorunu, onu oluşturan sosyo-ekonomik, teknolojik, kültürel, yasal, iklimsel, jeolojik, ekolojik ve benzeri koşullarıyla ele alınmalıdır.

– Planlama amaç ve hedefleri gerçekçi olarak ve sorunun özüne uygun bir biçimde saptanmalıdır.

– Çevresel ve kültürel değerlerin, varlıkların; ne kadar, niçin, nasıl, kim tarafından değiştirileceğini ve/veya korunup geliştirileceğini ortaya koyacak çok boyutlu bir yaklaşım oluşturmalıdır.

Öngörülen sürdürülebilir kentsel gelişme modelinin oluşturulması, bileşenlerin sistematik çözümlenmesi ile olasıdır. Süreç içinde kent ve çeşitli sistem açılım seviyelerinde farklı kapsamda koruma imar eylemleri bulunmalıdır.

Ülke, bölge, kent, semt, mahalle, bina, bina bileşenleri, yapı bileşenleri gibi çeşitli kapsamlarda gelişme sürecinin ele alınıp irdelenmesi zorunludur. Zira kent içinde yer aldığı ülke, bölge gibi üst sistemlerle anlam kazanan ve içinde barındırdığı semt, mahalle, bina gibi alt elemanlarla vücut bulan bir bütündür.

Kentsel gelişim sürecinin uzamı, ulaşım sistemi, altyapı, üstyapı, kentsel ekipman, sosyal ekipman, doğal yapı gibi farklı sistem modlarında ele alınmalıdır.

Kentsel gelişme sürecinin ölçek sorunu “Kapsam ve uzam skalalarından oluşan bir matriks ile betimlenebilir. Örneğin, altyapı sorunları farklı sistem açılım seviyelerinde farklı anlamlar taşıyacaktır. “Altyapı” kavramı bina ölçeğinde tesisat anlamına gelirken, kent ölçeğinde yol, su, kanalizasyon ve iletişim kanallarını içermektedir.

“Sürdürülebilir kentsel gelişme modeli” öngörülen gereksinmelere göre Veri Toplama/Veri İşleme / Analiz /Alternatif Geliştirme, Kavram Geliştirme/Sistem Geliştirme, Sentez/Değerlendirme, Model/Karar Verme süreçlerinden oluşmakta, “Geri Besleme” ile tamamlanmaktadır.

Sürdürülebilir kentsel gelişme modelleri, endüstrileşme, kentleşme ve yapılaşma olgularından bağımsız olarak ele alınamaz. Onu yönlendiren üst sistem belirleyicileri ve karşıtları ile anlam taşımaktadır. Çok boyutlu bir analizden yoksun olarak geliştirilen modeller başarısız olmaya mahkum olmaktadır.

Gerçekçi hedefleri olmayan, belirsiz kapsam ve uzamda, tanımlanmamış koşullara sahip; kimin neyi, nasıl yapacağının bilinmediği zamanlamadan yoksun kentsel gelişme modelleri yetersiz ve başarısız olmaya mahkumdur. Doğal ve kültürel değerlerin, kentsel kimliklerin gelecek kuşaklara taşınarak sürdürülebilmesi ve kentlerimizin yaşam çevrelerinin ve kalitelerinin geliştirilmesi, ancak içinde ekolojik özelliklerin dahil edildiği çok boyutlu çözümlemelere dayanan, katılımcı karar mekanizmalarına oturan bütünleşik modellerle olasıdır.

Ülkemizde planlama sistemlerinde sosyo-ekonomik, fiziksel çalışmaların yanısıra ekolojik değerlendirmelerin de içinde yer aldığı sürdürülebilirlik kavramını önemseyen boyutlandırmamların da göz önüne alınması gerekmektedir.

Sürdürülebilir planlamada toplumun ortak çıkarı ön plana çıkmalı ve yaşam kalitesinin geliştirilmesi hedeflenmelidir. Bu hedefe ulaşmada alıştığımız konfor unsurlarından vazgeçilmesi gerektiği ve köklü davranış değişikliklerine yönelme zorunluluğu anlaşılmalıdır.

Mevcut planlama yaklaşımlarımızın tümü bütüncül ekolojik sistemlerin oluşturulabilmesi için gözden geçirilmeyi gerektirmektedir. Kent doğaya karşıt değil doğaya göre tasarlanmalıdır. Böylece asla gerçekten var edemeyeceklerimizi yapmaya çalışmak yerine, doğanın bize verdiklerini doğanın kendi sistemi içinde değerlendirebilirsiniz. Bu da bizi yaşamımız boyunca kullanacağımız barınak yapma fikrinden, gelecekte yaşayacak olanlar için de sürdürülebilir çevreler oluşturabilme düzeyine yükseltir (Sözen, Akpınar, 1996).

KENTSEL GELİŞİM PLANLAMALARINDA ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRME (ÇED)

Artan kentleşme eylemi ile birlikte kent nüfusunun artması beraberinde mevcut kent dokusunun yanında veya çevresinde yeni yaşama mekanlarının açılımını da zorunlu kılmaktadır. Kentsel gelişim imar planlama çalışmaları, ıslah imar planları, imar yenileme, sektörel planlar, mevzii imar planları, çevre düzeni planları gibi mekan düzenleme çalışmalarında Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) uygulamalarının gerekliliğine ihtiyaç duyulmaktadır (Yücel, Altunkasa, Peker, 1996).

ÇED’in özünde, bir faaliyetin çevreye olabilecek etkilerinin faaliyet yapılmadan önce saptanması, değerlendirilmesi ve çıkacak sonuca göre karar verilmesi yatmaktadır.

Özellikle bazı plan ve programların yürürlüğe girmesi sonucunda, hızlı nüfus artışı, yapılaşma, sanayileşme gibi mevcut bir alanda değişimler ve buna bağlı olarak aynı alanda yoğun insan faaliyetleri bekleniyor ise, söz konusu tasarıların kabul edilmesinden önce konu ile ilgili Çevresel Etki Değerlendirmesi çalışması yapılarak, bu doğrultuda karar alınması, çevresel kaynakların sürdürülebilirliliğinin sağlanarak kullanılması açısından önemlidir. (Özer, Arapkirlioğlu, Erol, 1996).

Kentsel gelişmeleri kapsayan bir ÇED çalışmasının temel amacı, ekonomik getirisi olan tek bir eylemin çevresel etkilerini belirlemekten çok,yaşanılır bir kentsel çevre oluşturulmasına katkı sağlamayı hedeflemektedir.

Türkiye’deki imar planlama çalışmalarında genellikle kentsel çevreyi oluşturan sosyo-ekonomik ve fiziksel elemanların mekansal düzenlemeleri olarak çalışmalar sürdürülegelmektedir. Planlamada sürekli kendini aşan ülkelerin kentlerinde, ekolojik alt yapının korunması ve geliştirilmesi planlamaların temel hedefi olarak alınmakta, alan kullanımı ve fiziksel planlamanın ayrılmaz bir parçası olarak enerji, su kirleticiler ve madde akışına yönelik planlama metodolojisi araştırılmaktadır. Bu metodolojinin özünde “doğa ile tasarım” düşüncesi yatmaktadır. Dolayısıyla yapılan planlar kentsel alan kullanımlarının olumsuz çevresel etkilerini en aza indirgemeye amaçlamakta, bir diğer ifade ile “kendine duyarlı ve sorumlu” bir kent bütününün zaman boyutu dikkate alınarak oluşturulmasına hizmet edilmektedir.

Kent planlaması sürecinde çevresel etkilerin objektif ve çok kapsamlı olarak değerlendirilmeleri ilke edinilmeli, bunun gerçekleştirilmesi ve bulguların pratiğe yansıtılması sağlanmalıdır. Çevresel etkilerin her zaman boyutu dikkate alınarak belirlenebilmesi için bazı veri ve bilgi birikimine gereksinim duyulmaktadır.

Böyle bir çalışma için, heyşeyden önce, planlama alanına ilişkin mevcut doğal kaynakların yeterli bir envanterinin uygun periyodlarla yenilenmesi gerekmektedir. Böylece kent ekosisteminde var olan tüm süreçlerin özelliklerine ilişkin bir veri tabanının oluşturulması sağlanabilecektir. Oluşturulan bu veri tabanı, kent dokusunu meydana getiren alan kullanımlarının birbirleriyle ve doğal çevre ile olan ilişkilerinin yarattığı etkilerin zaman içerisinde ortaya çıkış biçim ve miktarlarının önceden görülmesini sağlayabilecektir. Diğer yandan böyle bir veri tabanı doğal ortamları kendi kendilerini yenileyebilme güçlerini kaybetme noktasına getirmeden kullanılabilmesi için onların taşıma kapasitelerini ortaya konulabilmesine temel oluşturacaktır. Böylece çevresel olguların bir sorun olarak ortaya çıkmasından çok daha önce gerekli önlemler alınabilecek ve kaynakların sürdürülebilir kullanımı büyük ölçüde sağlanabilecektir.

SONUÇ VE ÖNERİLER

21. Yüzyıla girerken, çevre kavramı içinde varlığını kabul ettiren kentleşme eyleminin ekolojik temele, esaslara dayandırılarak ele alınması, olası sorunların saptanıp, azaltılması yönünde önem taşımaktadır. Ortak geleceğimiz Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu Raporunda 2000 yılında ve ötesinde “Sürdürülebilir” kalkınmanın ortak çabalarla nasıl sağlanabileceği ve çevre kirlenmesinin uzatılmasına yönelik öylemler önerilmektedir, bu önerilerin değerlendirilmesi ile çevreye daha uyumlu planlamalar oluşturulabilecektir (Wagner, 1996);

– İnsan sağlığının korunması
– Çevrenin korunması ve kalitesinin iyileştirilmesi
– Doğal kaynakların tutumlu ve rasyonel kullanılması
– Olası çevre sorunlarının üstesinden gelinmesi

Kentsel çevre araştırmalarında, çevre planlaması ve tasarımında bütüncül bir yaklaşım çerçevesinde yer alan öneriler olarak (Altaban, 1996);

– Ekosistem planlaması tüm sistemi kapsayacak ve onun parçaları ile tek başına uğraşamayacak

– Sistemin elemanları arasındaki ilişkiler üzerinde odaklaşılacak

-İnsan eylemlerinin sınırları olduğu belirlenerek, taşıma kapasitesi, esneklik ve sürdürülebilirlik yaklaşımları birlikte düşünülmelidir.

– “Çevreler” geniş/çoğul tanımlamaları içinde kabul edilmelidir (Doğal, fiziksel, ekonomik, sosyal ve kültürel çevreler)

– Planlamada yerel bölgesel, ülkesel ve uluslar arası her türlü aktivite kapsanmalıdır

– İnsan dışında tüm canlıların ve yalnız günümüzün değil gelecek nesillerin önem taşıdığı vurgulanmalıdır.

Kentlerin hinterlandları ve daha üst düzey kademe (bölge, alt bölge, metropolitan bölge vb.) yönetimlerle birlikte değerlendirilerek, ekolojik, işletme ve yönetişim yaklaşımları arasındaki ilişkilerin kurulması daha tutarlı çalışmaları sağlayabilecektir.

kaynak : M.Ilgar KIRZIOĞLU, Hasan YILMAZ, Sevgi YILMAZ

Yüksek Frekanslı Vakumlu Kurutma

Yüksek frekanslı vakumlu kurutma ülkemizde dünyaya paralel olarak hatta artarak üretimini önümüzdeki yıllarda devam ettirmesi muhtemel görülmektedir. Buna karşılık kurutma süresi ve diğer avantajlı koşullar dikkate alındığında enerji giderinin yarı yarıya azalacağı, kurutma kalitesinin yükseleceği, iş ve işçilik giderlerinin azalacağı ifade edilebilir. Yüksek frekanslı vakumlu kurutma, mevcut kurutma fırınlarına alternatif olarak özellikle kaliteli ve değeri yüksek kalın ağaç malzemenin kurutulmasında önem kazandığı ifade edilebilir. Burada yüksek frekans vakumlu kurutma yönteminin genel özellikleri anlatılmış ve diğer kurutma yöntemleri ile karşılaştılmıştır.

Ağaç malzemenin kurutulmasının önemi çok önceden anlaşılmış fakat uzun süre doğal ortamlarda bekletilerek kurutma yoluna gidilmiştir. Teknik yöntemlerle kurutmada ancak 20. Yüzyılın başlarında önemli gelişmeler sağlanmıştır.

Kurutma, ağaç malzemenin içerisinde bulunan ve kullanım amacı için uygun olmayan suyun atılması işlemidir. İdeal bir kurutmada, kurutulacak malzemenin kalitesinin korunması, kurutma süresinin mümkün olduğu kadar kısa olması ve kurutma giderlerinin en düşük düzeyde tutulması amaçları bir bütün olarak birlikte gerçekleştirilmesidir.

Diğer yandan kızıl ötesi ışınlarla kurutma, kimyasal kurutma, organik çözücüler ile kurutma, organik madde ile kurutma, ozonlu kurutma teknik kurutma yöntemleri arasında sayılabilir. Ancak bu yöntemler dünyada özel amaçlar dışında ya çok az kullanılmakta yada hiç kullanılmamaktadır.

Kereste kurutmada klasik veya geleneksel yöntemlerde enerji gideri fazla ve süre uzundur. Bunun nedeni de genelde masif odunun permeabilitesinin düşük olmasındandır. Yüksek sıcaklıkta kurutma, kurutma süresini azaltabilir ancak bu renk solması, deformason veya çatlama gibi kuruma kusurlarına neden olabilir. Çeşitli kurutma yöntemlerinin yanında kurutma süresini hızlandırmak için sıcak hava kombinasyonu ile birlikte radyo frekansı [RF] (dielektrik metodu) kullanmak olduğu belirtilmiştir.

Yüksek frekans vakumlu kurutma teknolojisinde tarihsel gelişme

Yüksek firekansla kurutma konusunda ilk çalışmalar 1934’te Abramenko ve 1936’da Stephen and Holmquest tarafından yapılmıştır. Yüksek firankla kurutma sırasında vakum uygulamayla ilgili ilk patent Luth ve Krupnick tarafından 1945’te alınmıştır. Daha sonra yüksek frekansla kurutma konusunda Kanada’da 1948 de Miller tarafından ve 1949’da Japonya’da Murata ve Iso tarafından yapılan çalışmalar takip etmiştir. 1960 lardan itibaren yüksek frekansla kurutma konusunda gelişmeler sağlanmış ve çeşitli ülkelerde araştırmacılar bir çok çalışmalar yapmışlardır.

Yüksek frekansla birlikte vakum uygulama (HFV) 1960 ile 1970 arasında endüstriyel alanda “Russian Academy of Science in Moscow” da kurulduğu bilinmektedir. Burada yaklaşık 10 m3 keresteyi kurutmak üzere tasarlanmış ve fırın 10 m uzunluk, 3 m genişlik ve 3 m yükseklikte inşa edilmiştir. Vakum odasının üzerine yerleştirilmiş Hf-jeneratörle, 13.56 MHz frekansında (radio frekansı ile) çalışan ve 44kW güç kullanılarak, elektrotlar arasında maksimum 10kV Hf- akım üretilmiştir. Yöntemin parke üretiminde kullanılan ağaç türlerine uygulandığı belirtilmektedir (Djakonov, Gorjaev, 1981). 1940’larda mikrodalga ısıtma ile kurutma üzerine çalışılmıştır. Tercih edilen frekans aralığı 2450MHz ve 915MHz arasında olmuştur. Radyo frekansının aksine mikrodalgada yüksek ısı sağlanmasına rağmen odunda uniform bir ısıtma sağlanamamıştır.

Amerika’da küçük çaplı HfV kurutucu üzerine Koppelman (1976) patent almıştır.

İleriki aşamalarda yüksek kaliteli ürün ve kısa sürede kurutma tekniği yapılan deneylerle ortaya kondu. 1996 da ilk defa Amerika’da ticari anlamda Dimension Drying Inc. Şirketi tarafından HfV kurutma ünitesi kuruldu. Burada mobilya üretiminde kullanılan kırmızı meşeler kurutulmuştur. Hf jeneratör 2-4 Mhz, ömrü 2000-4000 saat olan tüpler ile çalışıyordu. Kapasitesi 20 m3 olarak tanzim edilmişti. Kanada’da sert ağaçların kurutulmasına yönelik elde edilen başarılar yumuşak ağaçlarında kurutulmasına neden olmuştur. 23 m3 kapasiteli HfV kurutma sistemi ile yumuşak ağaç türleri de kurutulmuştur. 3 Mhz frekans ve 260 kw gücünde bir üniteden oluşuyordu.

HfV kurutma fırını üretiminde yapılan teknolojik gelişmeler sonucu (HeatWave Technologies Inc.) tarafından 75 m3 kapasiteli ve 300 kw gücünde bir sistemde radio frekansı ile göknar kerestelerinin kurutulması sağlanmıştır.

Yüksek frekanslı vakumlu kurutma üzerine çalışmalar ülkemizde henüz yeni olup ilk örneğini Düzce’de Recep Sivrikaya firması 2012 yılında 6-8-30 m3 kapasitelerde Kingdryer adı altında üreterek vermiştir.

Yüksek frekans vakumlu kurutma fırını üstünlükleri

Radyo frekansı ile kurutulmasına dair ilk raporların yaklaşık 60 yıl önce yayınlanmasına rağmen, bu teknolojinin kullanımı süreç kontrolü ve RF teknolojisindeki son gelişmelere kadar pek yaygın değildi. Özellikle, kondansatör ve diğer kontrol cihazları RF jeneratörünün kurutma sırasında önemli miktarda değişen ahşabın dielektrik özelliklerini dengelemek için uygulayıcının değişken yüklere ayarlanmasına izin verir. Buda içten dışa doğru sıcaklık gradyenti nedeniyle difizyon meydana gelir ve rutubet akışı iç kısımlardan yüzeylere doğru yönlendirir. Bu yüzden sıcak hava ve RF kombinasyonu kurutma süresini kısaltır ve dolayısıyla enerji tüketimini sürecin özelliklerine ve enerji fiyatlarına bağlı olarak kurutma masraflarını azaltır.

Radyo Frekanslı Tanıma Sisteminde (RFID) en yaygın kullanımı bulunan etiketler şunlardır; düşük frekans (LF) 125-134 KHz, yüksek frekans (HF) 13.56 MHz, ultra yüksek frekans (UHF) 860-960 MHz. Ahşap malzemeyi kurutmak için diğer önemli bir seçenek RF ve vakumlu kurutmanın kombinasyonudur. Vakum nedeni ile daha düşük kurutma sıcaklığı yani daha düşük sıcaklıklarda su buharlaştırıldığından ahşap malzemenin mekanik direnç özellileri muhafaza edilmekte ve çatlama gibi kurutma kusurları en aza indirilmektedir. Nem fırından su buharı olarak çıkartıldığından, enerji verimliliğinin ısı olarak artması potansiyeli olup sıcak ve nemli havanın dışarı atılması dolayısıyla ısı kaybı olmaz.

Yüksek frekanslı vakumlu kurutma sisteminde klasik kurutma yöntemlerinde kullanılanın aksine keresteler çıta kullanılmaksızın istiflenmektedir. Bu sadece yükleme hacmini azaltmaz aynı zamanda basınç yoluyla baskılayıcı sistemin kullanılmasını mümkün kılar. Bu da ahşabın kurutma sırasında hareket etmesini önler ve böylece bükülme, eğilme, burkulma, mainleşme, kılıcına eğilme, kıvrılma, çarpıklık ve diğer kusurları önemli ölçüde azaltır.

Lif doygunluk noktasından itibaren rutubetin uzaklaştırılması için daha fazla güç ve enerjiye ihtiyaç duyulur. Yüksek frekanslı vakumlu kurutmada bu süreç ahşabın elektromanyetik güç emme kapasitesinin önemli ölçüde düştüğü, fırının ‘güç dönüşümü’ ile aynı zamanda meydana gelir. O andan itibaren, odunun sıcaklığı odunda deformasyon olmaksızın makul bir kurutma oranı ile sürdürülerek yükseltilebilir.

Elektromanyetik dalgaların Radyo frekanslarında kereste istifine mikrodalgadan (MW) çok daha derinden girmesinden dolayı, RF ile meydana gelen ısı MW’ ye göre kerestenin enine kesit alanlarında çok daha pürüzsüz bir şekilde kurutulmasını sağlar.  Bu durum tüm çıtasız bir şekilde yerleştirilmiş kereste istifinin kesit alanının aynı oranda kurutulmasını garantiler. Bu da geleneksel kurutma yöntemleri ile karşılaştırıldığında çok daha muntazam kurutma ile sonuçlanır.

Kurutma oranı geleneksel kurutma fırınlarındakinden 20 kat daha yüksektir.

Daha küçük fırın şarjları için hızlandırılmış kurutma sözkonusudur. Farklı tür ve boyutları kurutma yeteneği daha büyük üretimleri ve zamanlama esnekliğini mümkün kılar. Yüksek frekanslı vakumlu fırınlar ayrıca pastörizasyon ve koruyucuların fixsazizasyonda kullanılabilir.

Geliştirilmiş ürün kalitesi; yüksek frekans ile kurutulmuş ahşap malzeme taze kesilmiş görüntüsü ile doğal rengini korur. Buna ek olarak, kurutma esnasında hiçbir ısıya bağlı renk bozulması veya kahverengi lekelenme olmaz. Kurutma havası ile temastan kaynaklanan kimyasal oksitlenme neredeyse tamamen ortadan kalkar.

HfV ile kurutma, yüksek kaliteli ve nispeten kalın kerestenin kurutulduğu işlemlerde tercih edilir. Özellikle 50 mm kalınlığının üzerindeki keresteler için, geleneksel kurutma yöntemleri, uzun kurutma zamanlarından dolayı inanılmaz derecede masraflı olabilir. Düşük sıcaklıklarda stressiz yani gerilmesiz kurutma büyük ölçüde daralmayı azaltır ve bu kereste veriminde iyileşme sağlar.

Yüksek frekans vakumlu kurutma fırınları ile diğer kurutma fırınlarının karşılaştırılması Yüksek frekans vakumlu kurutma fırınları ile dünyada en çok kullanılan diğer kurutma fırınları Tablo 3 te karşılaştırılarak anlatılmıştır.

Sonuç

Yüksek frekanslı vakumlu kurutma ülkemizde dünyaya paralel olarak hatta daha yukarılarda üretimini önümüzdeki yıllarda artarak devam ettireceği beklenmektedir. Yüksek frekans üreteci ile gerekli olan enerjin sağlanması bir maliyet sözkonusu olsada kurutma süresi ve diğer avantajlı koşulları dikkate alındığında bu enerji giderini yarı yarıya azalttığı, kurutma kalitesinin yükseldiği, iş ve işçilik giderlerinin azaldığı ifade edilebilir. Yüksek frekanslı vakumlu kurutma, mevcut kurutma fırınlarına alternatif olarak özellikle kaliteli ve değeri yüksek ağaç malzemenin kurutulmasında önem kazandığı söylenebilir.

kaynak: Prof. Dr. Öner ÜNSAL İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Doç. Dr. Cengiz GÜLER Düzce Üniversitesi Orman Fakültesi

Ofis Mobilyalarının Tasarımında Ergonominin Önemi-2

2. Ofis mobilyaları ve Tasarımı

2.1. Ofis Mobilyaları

Günümüzde modern ofislerde ofis mobilyaları denildiğinde, ilk akla gelen dolaplar (camlı ve raflı dolaplar, çekmeceli dolaplar, diğer özel amaçlı dolaplar), masalar (çalışma masası, toplantı masası vb), sandalyeler (sabit veya ayarlanabilir sandalyeler gibi) ve çalışanların verimliliğini artırıcı diğer mobilya bileşenleri (tabureler, askılar, kasalar vb.) gelmektedir.

Masalar, çalışanın masaüstü çalışmalarına uygun olmalıdır. Dolayısıyla, masalar ofis ortamında kullanılan ve masaüstüne konumlandırılan araç-gereçlerin ve makinelerin uygun şekilde kullanımı sağlayacak ve çalışanın performansını artıracak şekilde tasarlanmış olmalıdır.

Buna göre; ofislerde kullanılacak masaların çalışanların amaçlarına ve ölçülerine cevap verecek nitelikte olması gerekmektedir.

Ofislerde çalışma masalarının çalışanların verimliliği açısından genel olarak şu özellikleri içermesi gerekir,.

— Yüksekliği ayarlanabilmelidir (yerden en az 70 cm yükseklikte olacak şekilde),

— Yüzeyi mat olmalıdır (yani yansıtıcı olmamalıdır)

— Yüzey genişliği 120–150 cm, eni ise 70 cm. olmalıdır,

— Kenarları ve köşeleri yuvarlak olmalıdır

— Güvenilirliği sağlanmış olmalıdır (kırılgan, kaygan olmamalıdır)

— Yere sabitlenmiş olmalıdır (tekerlekli olmamalıdır)

Sandalyeler, iyi bir duruşa sahip olmak ve rahat bir çalışma için ayarlanabilir sandalye ofis mobilyalarının en önemli bileşenlerinden biridir. İyi ayarlanmış sandalye, vücut pozisyonu ve kan dolaşımını geliştirir, kas çabasını azaltır ve çalışanın sırt bölgesine olan basıncı azaltır. Bundan dolayı, ofislerde kullanılan sandalyeler şu özelliklerde olmalıdır;

— Yüksekliği ayarlanabilmelidir (20 derece açı ile öne eğilebilmeli-lumbar destek için, yerden yüksekliği ofis çalışanları için 38–46 cm olacak şekilde ayarlanabilmelidir)

— Oturma minderi hava geçiren kumaştan yapılmalıdır

— Kendi etrafında 360 derece dönebilmeli,

— Hareketi sağlayacak nitelikte 5 tekerlikli olmalıdır.

— Ayak ve bacakların dolaşımını engellememelidir.

— Oturak ve dayanak kısımları bel ve bacağın üst kısmının yapısına uygun ölçülere sahip olmalıdır.

Ofislerde sandalye kullanımının temel amacı çalışanın en az enerji kaybı ile yorulmadan rahat çalışmasını sağlamaktır.

Bunun için çalışma koşulları içerisinde sandalyenin özellikleri ve çalışanın antropometrik özellikleri arasında yüksek düzeyde bir ilişki vardır.

Dolaplar ve diğer ofis tipi mobilyalar,

Rahat bir çalışma ortamı için çalışanların ölçülerine uygun diğer ofis mobilyalarıdır. Bu tür mobilyaların aynı zamanda amaca uygun, verimliliği artırıcı özellikte olması gerekir. Modern ofislerde mobilyalar, çalışanların etkiliğine ve verimliliğine olumlu yönde etki eden unsurlardır. Ofiste çalışanların iş akışının önemli bir kısmı masaüstü işlemleri içerir. Bundan dolayı, ofis mobilyalarının ve bileşenlerinin çalışma ortamına, iş akışına ve diğer ofis araç-gereçlerine uygun tasarlanması gerekmektedir. Çalışma saatlerinin önemli bir bölümünü ofis mobilyalarının fiziksel etkisi altında geçiren çalışanların performansını, tatminini ve moralini yüksek tutma konusunda ofis yöneticilerin bazı radikal kararlar alması gerekir. Öncelikle ofiste kullanılan mobilyalar ergonomik açıdan değerlendirilmeli ve çalışanların en üst düzeyde iş verimini sağlayacak uygun mobilya seçilmelidir. Ofis mobilyalarının seçiminde gelecekteki muhtemel gereksinimler de düşünülerek oldukça dikkatli bir seçim yapılmalıdır. Bir ofis yöneticisinin mobilya seçimindeki temel kriterler şunlar olmalıdır :

— Maliyet ve kullanışlılık

— Uygunluk ve Uyum

— Tek Düzelilik ve Standardizasyon

— Olası faydayı en üst düzeye çıkarma

— Yeterli sayı

— Dayanıklılık

Ergonomik yaklaşıma göre ofis mobilyalarının seçiminde yukarıda belirtilen kriterlerden uygunluk, uyum ve standardizasyon oldukça önemli faktörlerdir.Bu faktörler, ofis mobilyalarının tasarımında insan odaklı yaklaşım stratejisinin uygulanmasını gerektirmektedir.

2.2. Ofis Mobilyalarının Tasarımı

Tasarım; yaratma (bir yaratıcılık ürünü olarak), seçme ve karar verme gibi eylemleri kapsayan bir süreçtir. Bu tanıma göre; mobilya tasarımı denildiğinde; düşüncenin kâğıt üzerine aktarımından mobilyanın atölyede üretilmesine kadar geçen sürede yaratma, seçme ve karar verme gibi eylemlerin tümü düşünülebilir. Ofis ortamında kullanılacak mobilya eşyalarının, çalışanların ihtiyacına, amacına ve fiziksel ortama uygun şekilde tasarlanmış olması gerekir. Bunun için, mobilya tasarımcılarının ofis mobilyalarının tasarlanması, geliştirilmesi, etkilerinin ölçülmesi ve çalışma yerinin düzenlenmesi kadar çalışma yeri yüksekliği, vücut duruşu, görme açısı ve çalışma alanı genişliği gibi antropometrik ölçüleri de bilmesi gerekmektedir.

Ofiste çalışma ortamının etkili bir şekilde kullanımı için farklı yaklaşımlar mevcuttur. Özel ofis, açık ofis ya da karma yaklaşımlar ofis çalışma ortamının planlanmasında önemli faktörlerdir. Örneğin, açık ofislerde, duvarların olmayışı, masaların, bölmelerin ve diğer ofis mobilyalarının istenilen şekilde yerleşimini sağlamaktadır.

Açık ofislerin temel çekiciliği esnek oluşudur. Bu tip ofislerde modüler bir tasarım yapmak suretiyle ofis çalışanlarının etkililiği artırılabilmektedir. Modüler tasarım, ofis mobilyalarının tasarımında farklı bileşenlerin kullanımını ve bu bileşenlerin yerleşiminin farklı varyasyonlarını içerir. Ofis mobilyaları tasarımı ve üretimi yapan işletmelerin bir kısmı, ofis ergonomisini sağlamak amacıyla; dairesel iş istasyonları veya yıldız iş istasyonlarını dikkate alarak tasarım ve üretim yaparlar. Böylelikle ofis ortamı estetik olduğu kadar işlevsel bir çalışma ortamı olur. Ofis mobilyasının tasarımı, diğer ofis araç ve gereçlerinin tasarımından farklı olmamakla birlikte mobilyadan beklentileri de ifade etmektedir.

Mobilya tasarımını etkileyen unsurlar; işlevsellik, teknolojiklik, orijinallik, estetiklik (örneğin Feng-shui yaklaşımı gibi), ekonomiklik şeklinde sıralanmaktadır. Mobilya tasarım ilkeleri; denge, devamlılık, şiddet ve hâkimiyet olarak gruplandırılmıştır.

a. Ofis Mobilyalarının Tasarım Elemanları

Tasarımcının, düşünce ve görüşlerini ifade etmek ve sunmak amacıyla kullandığı bütün unsurlar tasarım elemanları” olarak ifade edilmektedir. Buna göre; bir mobilya tasarımcısının mobilya tasarımı çerçevesinde şu dört unsuru uygun bir şekilde kullanması gerekmektedir.

— Biçim

— Ölçek, oran ve ritim

— Renk,

— Doku.

Biçim (form) : Bir mobilyanın şekli veya bir bütünü olarak tanımlanmaktadır. Biçim ile işlevsellik unsurları arasında sıkı bir ilişki vardır. Ancak, işlevsellik tek amaç değildir, bunun yanında kullanıcının estetiklik, ekonomiklik ve orijinallikle ilgili isteklerin de karşılanması gerekir. 

Ölçek, oran ve ritim: Bir mobilya tasarım elemanı olarak ölçek, insan ölçüleri ile diğer mobilya elemanları arasındaki ilişkiyi ifade etmektedir. Ofis mobilyalarının tasarımında her şeyden önce bu mobilyayı kullanacak ofis çalışanının ölçüleri ile mobilyaların orantılı olması gerekir. Bunun yanında mobilyaların kendi içinde ölçülü ve çevre elemanları ile uyumlu olmalıdır.

Renk: Mobilya tasarımında görselliği en çok etkileyen tasarım elemanıdır. Mobilyanın tasarımının amacı ile mobilyanın kullanılacağı ortam arasındaki ışık ilişkilerini dikkate alarak farklı şekilde düzenlemek mümkündür.

Doku: Yüzeylerin özelliğini belirten tasarım elemanıdır. Doku, iki gruba ayrılır. Birinci grupta dokunularak hissedilen yumuşak, sert veya düzgün, kaba yüzeyler yer alır. İkinci grupta ise, görsel olarak hissedilebilen görsel yüzeylerdir. Görsel yüzeylere, mobilya üzerindeki kumaş dokuması örnek verilebilir.

b. Ofis Mobilyalarının Tasarımında Antropometri

Ergonominin amacı, mümkün olduğunca çalışma ortamını çalışanlara uygun hale getirmek olduğuna göre, ofis mobilyalarının tasarımında antropometriden diğer bir ifadeyle çalışanların antropometrik özelliklerinden yararlanılması gerekir. Antropometri, insanın genetik ve çevresel etmenler çerçevesinde ortaya çıkan fiziksel ve biyolojik sınırlarını belirleyen en önemli kriterdir.

Biyolojik bir varlık olarak insanın antropometrik özellikleri, yapılan her türlü aracın, gerecin ve donanımın onun antropometrik ölçü değerlerine uygun olmasını gerektirmektedir. Antropometri, sadece vücudun bir bütün olarak veya organsal olarak büyüklükleri ile ilgilenmez aynı zamanda bireylerin yaş, tür ve meslek gruplarına göre standart ölçülerden ne kadar uzaklaştıklarını da inceler .

Antropometrik açıdan bir işyerini şekillendirmedeki amaç, işyeri ölçülerinin çalışanın vücut ölçülerine uyumunu sağlamaktır. Çalışanın dururken ve hareket halindeyken oluşan her pozisyonu tespit edilir ve buna göre bir tasarım gerçekleştirilir.

Ofis ortamında insan ölçülerinin kullanımı iki farklı açıdan kolaylık sağlar. Birincisi; ofis faaliyetleri içinde yer alan bazı işleri en iyi şekilde yerine getirebilmek için belirli fiziksel özellikleri taşımak gerekir. İkincisi, vücut ölçüleri çalışma alanının tasarımında kullanılarak, kullanıcının kendisine sağlanan alana uyması ve belirli hareketleri rahatça yapması sağlanır. Ofislerde antropometrik ölçülerin kullanıldığı temel tasarım unsurları şunlardır:

– Çalışma yeri yüksekliği,

– Vücut duruşu,

– Görme açışı,

– Çalışma alanı genişliği.

Antropometrik ölçülerin ulus, bölge, cinsiyet, yaş, vücut yapısı, beslenme ve fiziksel faaliyete göre değişmektedir Dilik ve Tanrıtanır mobilya tasarımında antropometri üzerine yapmış oldukları araştırmada Türk insanın antropometrik özelliklerini belirlemeye çalışmışlardır Türk insanının antropometrik özellikleri incelendiğinde; cinsiyet farklılığına göre ölçülerin değiştiği görülür.

Bu yüzden, ofis mobilyaları tasarımcılarının ortalama insanı tasarıma esas almak yerine yukarıda verilen  antropometrik ölçüleri dikkate alması gerekmektedir. Buna göre tablo incelendiğinde, %5 ile %95 arasındaki insanların (ki bu %90 düzeyinde bir orandır) ölçüleri dikkate alınmalıdır. Burada diğer gruptaki insanlar göz ardı edilecek böylelikle uç değerlere yönelik tasarım zorluğu ve yüksek maliyetin önüne geçilmiş olacaktır. Ergonomik amaçlı tasarımda statik ve dinamik antropometrik ölçüler olmak üzere iki farklı yaklaşım söz konusudur. Statik antropometri, insanların durağan duruş ve oturuşlarında ölçülen boyutları ele alan bir ölçümdür.

Bu temel amaca göre insanların 140 fiziksel boyut ölçüleri ele alınabilir olmakla birlikte, ergonomik tasarımda 30 temel ölçünün ele alındığı saptanmıştır. Bu ölçüler ayakta durma ve düz bir zeminde oturma durumlarına bağlı olarak özel aletlerin kullanımıyla alınmakta ve farklı ergonomik tasarımlarda kullanılmaktadır. Çok hassas eklemden ekleme yapılan ölçülerde röntgen ışınlarından yararlanılmaktadır.

Uç Değerlere Göre Tasarım: Ofis mobilyaları tasarımının amaçlarından birisi de kullanıcı kitlesinin yaklaşık tamamına yakınına uyum sağlayabilecek tasarım standartlarının geliştirilmesidir. Bu konuda yapılan araştırmalara göre ilk %5 ile son %5’lik dilim dışında kalan %90’lık kısım kullanıcı hedef kitlesi olarak alınmıştır. %90’lık kısım dışında kalanlar standart dışı kabul edilir ve bu grubun ihtiyaçları özel yapım yoluyla giderilir.

Ayarlanabilir Aralıklara Göre Tasarım: Bir ofis mobilyasının bazı özellikleri farklı boyuttaki kullanıcılarına göre ayarlanabilir. Bu tür bir tasarımda yani ayarlanabilir özelliklere sahip bir mobilyada hedef kitle %90’lık gruba giren insanların antropometrik özellikleridir. Bu kısım dışında kalan ilk %5’lik ile son %5’lik kısım standart dışı olarak kabul edilir.

Ortalama Değerlere Göre Tasarım: Ortalama değer, bir mobilyanın potansiyel kullanıcılarının antropometrik özelliklerinin ortalamasını ifade etmektedir. Dikkate alınacak ölçü sayısı arttıkça ortalama değere sahip bir kişiyi bulmak zorlaşacaktır. Bu nedenle, ortalama değeri esas alan tasarımcılar, beklenilenin aksine, hedef kitlesi olan insanların büyük bir kısmını kapsamayacaktır.

3. OFİS MOBİLYALARININ TASARIMINDA ERGONOMİNİN ÖNEMİNE İLİŞKİN BİR ARAŞTIRMA

3.1. Araştırmanın Amacı, Önemi, Kapsam ve Sınırlılıkları

Bu çalışmanın amacı, ofis araç-gereçleri içerisinde yer alan ofis mobilyalarının tasarımında ergonominin önemini vurgulamak, ofis mobilyası tasarımı ve üretimi yapan işletmelerin ofis mobilyaları tasarlarken ergonomik ilkeleri ve antropometrik özellikleri dikkate alıp almadıklarını belirlemektir. Bunun yanında ikincil bir amaç, ergonomik ürün tasarımı yapan firma yöneticilerinin tasarımın ofis çalışanlarının verimliliğine, motivasyonuna ve performansına ne derecede etkili olduğuna dair görüşlerini belirlemektir.

Bu çalışmanın bir diğer amacı da, ofis mobilyaları tasarım ve üretimi yapan ve Ankara’da faaliyet gösteren ofis mobilyaları tasarımcısı firmaların ergonomik ilkeler ve antropometrik özellikler de dikkate alarak yeni stratejiler geliştirmelerine yardımcı olmaktır.

Bununla birlikte, ofis yönetimi eğitimi ve ofis mobilyaları tasarımı konusunda yapılmış çalışmalara farklı bir yorum getirmektir.

Bu bağlamda, Ankara Sanayi Odasına kayıtlı Ağaç İşleri Sanayi iş kolunda yer alan 149 firma yöneticisi veya tasarımcısı çalışmamızın evrenini oluşturmaktadır. Bu firmalardan basit tesadüfî örnekleme yöntemi ile seçilen 30 firma yöneticisi veya tasarımcısına yüz yüze anket uygulanmıştır. Örneklem oranı %20’dir.

3.2. Araştırmanın Yöntemi

Ankara ilinde ofis mobilyaları tasarımı ve üretimi yapan firmaların, ofis mobilyaları tasarımında ergonomik ilkelere ve antropometrik özelliklere göre tasarım yapıp yapmadıklarını saptamak için anket yöntemine dayalı bir araştırma yapılmış ve birincil veriler kullanılmıştır. Dolayısıyla, ofis mobilyası tasarımcısı ve üreticisi firma yetkilisinden veya tasarımcıdan veriler yüz yüze görüşme ve yapılan anket sonucunda elde edilmiştir.

3.3. Araştırmanın Hipotezleri

Bu araştırmanın temel hipotezleri aşağıda verilmiştir:

H01: Ofis mobilyası tasarımı ve üretimi yapan işletmelerin uyguladıkları standartlar ile hedef kitlenin antropometrik özellikleri arasında bir ilişki yoktur.

H02: Ofis mobilyaları tasarımı ve üretiminde uygulanan tasarım ilkesi ile tasarım ilkesini dikkate alma arasında bir ilişki yoktur.

H03: Ofis mobilyası tasarımı ve üretimi yapan işletmelerde tasarım yapan firma yöneticileri veya tasarımcının eğitim durumu ile tasarımın verimliliğe etki derecesi arasında bir ilişki yoktur.

3.4. Araştırmanın Bulguları

Araştırmaya katılan, ofis mobilyası tasarımı ve üretimi yapan firma yöneticileri veya tasarımcıların eğitim durumuna göre incelendiğinde; ankete katılanların büyük bir kısmının lisans mezunu olduğu (%60) ve bunu lise mezunlarının (%33) takip ettiği görülmektedir.  ilköğretim ve yüksek lisans mezunu sayısının oldukça düşük ve aynı oranda (%3,5) olmalarıdır. Buna göre; ofis mobilyaları tasarımı yapan işletmelerdeki tasarımdan sorumlu kişilerin seçiminde eğitim düzeyini dikkate aldıklarını söyleyebiliriz.

Ofis mobilyaları tasarım ve üretimi yapan işletmelerin ürün tasarlarken cinsiyet ayrımı yapıp yapmadıklarına ilişkin dağılım incelendiğinde; firmaların yaklaşık üçte ikisi cinsiyet ayrımı yapmadığı görülür.

Buna göre; ofis mobilyaları tasarımı yapan işletmeleri ürünlerini tasarlarken kadın veya erkek gibi cinsiyet farklılıklarını dikkate almamakta ve daha çok tek tip ofis mobilyası tasarımı gerçekleştirmektedirler. Ofis mobilyaları tasarım ve üretimi yapan işletmelerin mobilya tasarımında tasarım ilkesini dikkate alma ile uygulanan tasarım ilkesine ilişkin dağılım incelendiğinde; firmaların yarısının (%50) ürünlerini tasarlarken tasarım ilkesini dikkate aldığı, diğer yarısının da dikkate almadığı görülür. Buna göre; ofis mobilyaları tasarı ve üretimi yapan işletmelerin mobilya tasarımında tasarım ilkesinin dikkate alıp almama ile uygulanan tasarım ilkesi arasında ilişki incelendiğinde anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmektedir. Bu durumda; H02 hipotezi kabul edilmiştir.

Ofis mobilyaları tasarımı ve üretimi yapan işletmelerin oturarak çalışma alanının ölçülerini belirleme durumuna göre dağılımı incelendiğinde; daha çok üzerinde çalışılacak işin türünün (%52) dikkate aldıkları görülmektedir. Buna göre; ofis mobilyaları tasarımı ve üretimi yapan işletmelerin oturarak çalışma alanının ölçülerini belirleme durumuna göre dağılımı incelendiğinde anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmektedir. Ergonomik ürün tasarımının çalışanın verimliliğine, motivasyonuna ve performansına etki derecesinin eğitim durumuna göre dağılımı incelendiğinde; ergonomik ürün tasarımının çalışanın verimliliğine, motivasyonuna ve performansına eğitim durumunun etkisinin fazla/çok fazla olduğunu belirten deneklerin %33’ünün ilköğretim ve lise, kalan %67’lik bir oranında lisans ve yüksek lisans eğitiminde olduğu görülür.

Buna göre; ergonomik ürün tasarımının çalışanın verimliliğine, motivasyonuna ve performansına etki derecesi ile eğitim durumu arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmektedir.

Bu durumda, H03 hipotezi kabul edilmiştir.

4. SONUÇ VE ÖNERİLER

Bir ofis araç-gerecinin kullanımı ve sorunsuz olarak işleyişi insan-makine etkileşiminin mükemmelliğine bağlıdır. Ergonominin temel amacı, bireyin fiziki gücünden, gönül gücünden ve düşünce gücünden yararlanarak iş verimliliğini sağlamaktır. Bunun için, ofis araç-gereçlerinin tasarımında insan faktörü dikkate alınmak zorundadır.

Ergonomik önlemler, çalışanların fiziksel bütünlüğünü korumanın yanında, onların psikolojik ve fizyolojik özelliklerini en uygun biçimde kullanacakları en iyi çalışma ortamını ve araçları sağlamayı ve böylece çalışanın iş güvencisini gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Ofis mobilyalarının tasarımında ve üretiminde standartların oluşturulması, bunun için gerekli antropometrik ölçülerin belirlenmesi,  hem üretim ve pazarlama işletmeleri açısından hem de ofislerde çalışan kişiler vücut ölçülerine göre tasarlanmış ve üretilmiş ofis mobilyalarını kullanarak verimliliklerini artırması açısından yararlı olacaktır. Ayrıca, ofis mobilyaları tasarımı ve üretimi yapan işletmelerin seri üretim yapmalarından dolayı meydana gelebilecek olası hataları en aza indirerek üretimdeki malzeme kayıplarını da önleyecektir.

Çalışma sonucunda ofis mobilyalarının tasarımı ve üretiminde ergonomi veya ergonomik yaklaşımın önemine ilişkin elde edilen temel bulgular ve öneriler aşağıda verilmiştir.

— Çalışmada mobilya üretimi ve tasarımı yapan işletmelerin büyük bir kısmının uluslar arası alanda faaliyet göstermekte olduğu görülmüştür. Bu işletmelerin, ofis mobilyalarını ihraç ettikleri veya ihraç etmeyi planladıkları ülkedeki pazar paylarını artırmak için o ülkedeki insanların antropometrik ölçülerini bilmeleri gerekir.

— Ofis mobilyası üreten ve tasarlayan işletme yöneticilerinin eğitim düzeyleri arttıkça ergonomik faktörleri dikkate alma düzeylerinin de arttığı görülmüştür. Buna göre; ofis mobilyaları üretimi ve tasarımı yapan işletmelerdeki tasarımcıların mobilya ve mühendislik eğitiminde ergonomi ve  antropometri konusunda eğitim almaları önem taşımaktadır. Ayrıca, üreticiler için rehber olacak ulusal antropometrik standartların belirlenmesinde de fayda vardır.

— Ergonomik olarak tasarlanmış ofis araç gereçleri çalışanların bel, sırt, el bileği, disk zedelenmesi gibi meslek hastalıklarına yakalanmasını önleyecek ve böylece gereksiz işgücü kayıpları da azalacaktır.

— Ofis mobilyası tasarımı ve üretimi yapan kişi veya kuruluşlar, tasarımda antropometrik ölçüler yanında denge, oran, uyum (büyüklük ve renk), kalite ve sadelik ilkesi gibi ürünlerine ilişkin bütün unsurları dikkate alarak tasarım veya üretim yapmalıdırlar. Ofis mobilyası tasarımında ergonomik ilkelere uyulması yalnızca işyerinin ihtiyaçlarını  karşılamayacak aynı zamanda, işgörenin de kişisel ve sosyal ihtiyaçlarının tatminine yardımcı olacaktır.

Sonuç olarak, ofis mobilyaları tasarımı ve üretimi yapan işletmeler üretimde maliyet, kalite ve ekonomik ölçütler yanında insan ölçütünü de göz önünde bulundurmak zorundadırlar.

kaynak: Ankara Üniversitesi Dikimevi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2008